Saturday, April 01, 2006

İsmet Özel: Türkiye üzerine oyun oynayan insanların alamadıkları tek kale kaldı: Şiir-2

TÜRKİYE ÜZERİNDE OYUN OYNAYAN İNSANLARIN ALAMADIKLARI TEK KALE KALDI: ŞİİR!

İsmet ÖZEL'in Kültür Ocağı Vakfı'nda "Türklük Şuuru" üzerine verdiği konferansın soru-cevap bölümü.
(21 Ocak 2006)

II. Bölüm



Resmi tarihte Türklük ilk defa 750’li yıllarda başlıyor. Ama yapılan son araştırmalarda M.Ö 4 binli yıllara kadar bu tarih gidiyor. Acaba Türk kavramı her yaşanılan çağda farklı algılanmış olamaz mı?

Böyle bir Türklük olabileceğini düşünmüyorum. Konuşmam içinde söyledim, Keltleri siz bugünkü milletlerden hangisi olarak biliyorsunuz? Bu hangi yaramıza merhem olacak? Bu, Türkiye’de bir Kürdistan kurulmasına ve o kurulduktan sonra Türkiye’nin çorap söküğü gibi başka sonuçlara varmasına sebep olur. Bugün Doğu Karadeniz’de yaşayan insanları Türk kabul ediyor muyuz etmiyor muyuz? Ediyoruz. Bizim Müslümanlığımız esastır. Müslüman isek Türk’üz. Müslüman değilsek Türk değiliz. İslam dışında bir Türklük savunuyorsanız eğer, bana ne o zaman, ne olursan ol. Eğer Müslümanlık dışında bir Türklük varsa, o zaman adamlar “gidin geldiğiniz yere” diyecekler. Ermeniler söylüyor bunu zaten, “sen kimsin?” diyor, “biz binlerce yıldır buradayız” diyorlar. Kürtler de söylüyorlar bunu, “biz buranın eski halkıyız, siz buraya sonradan geldiniz” diyorlar. Ben de diyorum ki, bizim vatanımız burasıdır. Çünkü biz burayı Darü’-l İslam haline getirdik. Türk olmak, vatan sahibi olmaktan ayrılamaz. O zaman vatansız, yersiz bir Türklükten bahsetmiş olursunuz. Elvis Presley de Türk’müş, işte Amerika’da Meluncanlar Türk’müş falan filan. Türklüğünü bugüne taşımış olanların hepsi Müslüman’dır. Aksi halde Kalmukların da, Hazarların da Türk olduğunu söyleyebilirsiniz. Gagavuzların da Türk olduğunu söyleyebilirsiniz. Gâvurla Türk’ün aynı kavramda buluşabileceğini, bir kavramın her ikisini de kapsayabileceğini sanmıyorum.

Anadolu’nun Müslümanlaşması ne zaman gerçekleşti?

11. yüzyılda. Yani Malazgirt sonrası.

O zaman biz 1908’de Ermenilerle neden çatıştık?

Biz Ermenilerle çatışmadık. Alman-İngiliz Emperyalizmi Ermenilerin bu topraklardan silinmesini istiyordu. Neden biliyor musun? Ermeniler zanaatkar bir millettir. 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret anlaşmasına rağmen, Ermeniler yüzünden bu topraklarda ekonomi yürüyordu. İngiliz-Alman Emperyalizmi elbirliği edip Ermenilerin buradan millet olarak kalkmasını planladı. Ondan sonra da gerçekten bu topraklara hâkim oldular. Bizim Haçova’da zafer kazanmış Türk milleti olarak Ermenilerle bir alıp veremediğimiz yok.

Türk milletinin hayatını İslam’ın anlamlandırdığını, İslam’ın müdafii olduklarını biliyoruz. Geçmişe doğru baktığımızda da Türklerin geçmişte İslam’a yakın tevhid inancına yakın olduklarını görüyoruz. İslam’ı seçmelerinde bunu büyük etkisi olduğunu biliyoruz. Yoksa biz biliyoruz ki Türk kimliğini ancak İslam anlamlandırır, İslami içeriğini boşalttığınızda bir anlamı kalmaz.

Türk-İslam sentezi diye bir saçmalığı yıllarca birileri yaşadı. Türk-İslam sentezi diye bir şey olmaz. Çünkü Türk zaten bir sentezdir. Müslüman olduğun için Türk’sündür. Türk-İslam sentezi diye bir şey yok. Türklük var. Daha önce söylediğim gibi, Türklük Resulullah’la başlamış bir şeydir. Allah Resulu’ne Kur’an inmeden önce Türklük diye bir şey yoktu. Bugün Türk olanların geçmişinde bir kavim şüphesiz ki var. Ama bizim Türklüğümüz Müslümanlıkla mukayyettir. Müslümanlıktan başka bir şeye Türklük bulaştırmak, Türklerin tarihten silinmelerinin ilk adımıdır. Böyle bir Türklüğü zaten gavurlar bize yutturdular. Yani İslam’ın gücünü bu memlekette kırmak için “siz Türksünüz, Müslüman olmasanız da Türksünüz” diyerek bizi bu hale getirdiler. Cumhuriyet öncesinde, İstiklal Harbi sırasında bile Komünistlerle en iyi anlaşanlar dinini askıya alan Türkçülerdi. Çünkü böyle modern bir unsur ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. İslam’ı bilahare edinilmiş, üzerine sonradan alınmış bir şey olarak gören bir Türkçülük, İslam’dan vazgeçmek demektir. Türkler Müslüman olmadan önce Türk idiyseler, Müslümanlığı terk ettikten sonra da Türk olabilirler. Bize dayatılan şey budur. Müslüman ana babadan doğdum ama ben Türküm, bana ne Müslümanlıktan demez mi insanlar? Demiyorlar mı şimdi? Türkiye’nin felaketi bununla kayıtlı değil mi? Türkiye bugün zelil durumdaysa böylesi Türklük yüzündendir.

Sizin anlattığınız Türklük tanımını esas alarak söyleyeceğim. Türk milleti bir kişiden oluşuyor. O da sizsiniz?

Elhamdülillah.

Benim Türklüğüm, inancımın da, mezhebimin de üzerindedir.

Bak işte, gördünüz mü, çok güzel, yaşa! Ben sizin böyle insanlar olduğunuzu bilerek geldim buraya. Tabi, inancınızın da mezhebinizin de üzerindedir!

Son cümleniz hariç, anlattıklarınızın büyük çoğunluğuna katılıyorum. Burada bu kadar farklı insan varsa o kadar da farklı görüş olabilir. Herkesin görüşü kendisinedir. “Türklük İslam’la başlar” ifadesi biraz dar bir görüş değil mi? Kur’an’da da, İncil’e de, Tevrat’a da inananlar Müslüman’dır ifadesi var. Fakat siz bu ifadeyle onları çok gerilerde bırakıyorsunuz, bu tarafa geliyorsunuz. İslam’ı da Hz. Muhammed’le başlatıyorsunuz, bu Kur’an’ın ruhuna ters.

Hiç öyle bir şey söylemedim. Adem Aleyhisselam ile başladığını defalarca söyledim.

O zaman böyle bir şey demedinizse, Kur’an’dan önce gelen milletlerde, ilahi mesajlarla uyarılmış olamazlar mı? mesela Türkler tek Allah’a inanıyorlar, ahiret inançları var, meleklere inanıyorlar. Tarihi kayıtlarda var. Dolayısıyla Türkler o zamanki ilahi mesajlarla feyizlenmiş, kendine ait fikirleri olan, cesaretleri olan, kadınlara değer veren ve dünyaya damgasını vurmuş bir toplum. Böyle bir şey yoktur demek mantıklı mı? Geçen sene Hac’daydım. Orda dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanlarla konuştum. Hepsinin gözü üzerimizde, nerdesiniz diyorlar. Demek ki bizim inanıcımızla fikrimizi birleştiren başka bir ruh var.

İşte sen Türk olarak, Müslüman olarak başladığın için, herkes seni Türk olarak biliyor. İslam’ın kılıcı olarak tarih sahnesine çıkmışsın. Başka bir numaran yok! Senin Müslüman olmaktan başka bir numaran yok! Beni buraya niye çağırdınız? Sizden biri olduğumu sanarak çağırdınız galiba? Hayır, ben sizden biri olmadım.

Söylediğiniz şeyler, farklı yorumlar ilmi açıdan kışkırtıcı oldu. Fakat başta söylediğiniz, “iletişim kurabilir miyim?” konusunun bir problem olduğu ortaya çıktı. Aslında siz bir tarif yaptınız. Milliyeti ve dini aynı olan bir tek unsur sadece Türklerdir. Bunların üst üste düşmesi tarihi bir gerçektir.

Sözlerimi yanlış yorumluyorsunuz…

Vurgulamaya çalıştığınız şey şu sanırım: Sekülarize edilmiş olan bir Türklük anlayışı üzerine bina edilecek olan bir sosyal, siyasi, iktisadi hayat bizi İslam’dan uzaklaştırır. Benim algıladığım budur. Bu noktadan hareket edersek 150 yıldan beri yaşanan gelişmeleri, doğrusunu isterseniz, zaten şu anki sorunumuz inancımızı sorgulamak değil, biz dünyayı nasıl idrak etmeliyiz, nasıl algılamalıyız, problemlere nasıl çözüm üretmeliyiz, daha doğrusu ben kimim sorusunun çok net olarak açıklığa kavuşturulmasıdır. Irk olarak verilmiş olan bir ismin değer haline gelmesi ancak insanların inançlarıyla ve ürettiği kültürle mümkün olur. Bu da sizin Türklük dediğiniz şeye tekabül ediyor. Sekülarize edilmiş bir Türklük anlayışını ortaya çıkardığı problem ve onun üzerine bu vatanın sömürgeleştirildiğini ifade ettiniz gibi geldi bana.

Her Müslüman Türk değildir. Ama her Türk Müslüman’dır. İnsan Müslüman olabilir. Ehl-i kıbleyi biz tekfir etmeyiz. Her milletten insanlar Müslüman olabilir. Ama bir insan Türk’üm diyorsa, Müslüman olduğunu beyan ediyor demektir. Müslümanlığın dışında bir Türklük var diyorsanız, şu anda İsrail’in yüzde kırkı zaten Türk’tür.

Türler bir vakıa olarak var. Onun için Türk deyince Müslüman, Müslüman deyince Türk anlıyoruz.

Sizin söylediğiniz sebepten dolayı değil. Türk olmaya başlayan kavimlerden dolayı Türklük var. Kalmuk dediğimiz unsur, Müslüman olmadığı için bu adı almıştır. O bozkır ahalisi Müslüman olduğu kadar Türk kalabilmiş. Müslüman olmayanlara Türk denmemiş, Kalmuk denmiş.

Burada geçmişten beri Türklerin kim olduğu üzerinde konuşuldu. Türk olmamız ne işe yarayacak?

Şimdi bütün derdimiz bu. Hangisi? Biz bir millet miyiz değil miyiz? Biz bu dert dolayısıyla bir İstiklal Harbi yaptık. 1918 yılında dünyadan İslamiyet askeri güç ve siyasi organizasyon olarak silinme noktasına geldi. Avrupa 1918 yılında bu işi başardığını düşünüyordu. Ama bu işin böyle olmadığı, İslamiyet’in siyasi organizasyon ve askeri güç olarak tarihten silinmediğini İstiklal Harbi gösterdi. Bütün mesele bundan sonra başlıyor. Yani biz İstiklal Harbimizi yaptık fakat bu harbin yapılmasına sebep olan motivasyonu kullanamadık. Bugün Türkiye’de İstiklal Marşı kanun dışıdır. Hem sosyal olarak, hem yazılı kanun olarak. Bugün İstiklal Marşı’nın ideolojisiyle yaşamıyoruz. Cumhuriyet idaresi hiçbir zaman kazandığı şeyin kıymetini bilmedi. Biz İstiklal Harbi dolayısıyla bir vatan kazandık. Ondan sonraki aşama milletimizin olmasıydı. Bir millet oluşturmak için hiçbir adım atılmadı. Bugün işte tarihten önce Türkler vardı diyenler, şimdi de var diyorlar, onların gönlü rahat. Ama ben diyorum ki, Türklüğümüz Müslümanlığımızdan menkuldür. Dolayısıyla biz burada bir millet kuracaksak…

Var var…

Varsa mübarek olsun! Biz burada bir millet olmamız lazım. Trafik meselesini Türklük meselesinden ayıramazsınız. Eğer karşındaki adam Türk değilse vur gözüne, ne olacak! Eğer biz bir milletsek, birbirimize ait olmamız lazım. Eğer bugün Türkiye’de başörtüsü diye bir mesele varsa.. Bir milletin içinde sorun olmaz. Böyle şey olmaz. Birileri bir tarafta, diğerleri öbür tarafta. Kim kiminle Türkçe ilişkiler içinde? diye rahatlıkla sorabiliriz. Bu toplantı içinde Arap yarımadasından zaman zaman sözedildi. Ben Orta Anadolu’lu bir köylünün Hac sırasında söylediği bir sözü nakledeyim size. Adam demiş ki; “Yahu adamın ezanı Türkçe, Kur’an’ı Türkçe, ama konuşmaya gelince karıştırıyor bu Araplar!” Bu böyledir. PKK’nın bugün dünya sistemine katkısı, belki kurulu düzene de katkısı, Kürt medreselerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yüzden bayram eden dünya kadar insan var Türkiye’de. Halbuki, Kürt medreseleri, Cumhuriyet kurulduktan sonra, Kürt diye bildiğimiz insanların Türkleşmesinin bir aracıydı. Yani medreseye giden Kürtler Türk oluyorlardı, Kürtçe konuştukları halde. Aleviler bakımından da başka bir şey oldu. Aleviler Komünist olarak Sünnileştiler. Dikkat edin. Böyle bir süreç yaşandı Türkiye’de. Aleviler, Aleviliklerinden Komünist olarak ayrıldılar. Komünist olmak suretiyle kendilerinin de Müslüman olduğunu anlayabildiler. Türkiye’de böyle ciddi yollar var. Bunlar bir tarafa itilerek, Attila’ymış, Cengiz’miş, bunlar hiçbir yaramıza merhem olmaz. Olmamıştır. Biz burada bir millet olmaya çalışmalı ve birbirimizle kenetlenip, düşmanımızla çatışmayı göze almamız lazım. Ha bizim düşmanımız yok. O zaman mesele yok. Lozan Anlaşması Türkiye’de gayr-ı Müslim unsurların azınlık kabul edilmesine âmir. Bu ne demek? Türkiye Cumhuriyeti devleti bir İslam devleti olarak kuruldu demek. Devletin dini İslam’dır ifadesi 1928 yılında anayasadan çıkarılıyor. 1921 anayasamız var, 1924 anayasamız var ama 1928 yılında hiç bir şey olmadan anayasamızdan bu ibare çıkarılıyor. Türkiye’nin laik bir yapıda olduğu 1937 yılında CHP’nin altı oku anayasaya sokulurken söylenen bir şey olmaya başlıyor. Yani bu memlekette kimlerin hain olduğu ortaya çıkmalıdır. Biz burada Müslüman bir milletiz. Ve bu milletin adı da Türk’tür. Neden? Çünkü Türk, daha bu topraklara gelmeden önce, gayr-ı Müslim dünyanın yetkilerini elinden alan Müslümanlardır. Haçlı Seferleri yalnız Müslümanlara karşı yapılmamıştır. Roma doğusuna ve kuzeyine doğru da sefer yapmıştır. Bu bölgeye yapılan sekiz Haçlı Seferi Türklere karşı yapılmıştır, Müslümanlara karşı değil. Neden? Çünkü Türkler gayr-ı Müslim ahalinin elinde büyük imkânlar bulundurmasına sınırlar getirmişlerdir. Biraz kaba ve anlayışsız bir tutum sergilemişlerdir; ama bu doğrudan doğruya Müslüman ehliyetinin yürürlükte olmasını sağlamaya dönüktür. Bu ehliyet daha sonra Osmanlı İmparatorluğuna dönüşmüştür. Ama imparatorluğun bir öncesinde Gaza Beylikleri dediğimiz şey var. Gaza Beylikleri, Hıristiyanlardan toprak kazanan insanların kurdukları beyliklerdir. Gaza Beylikleri bugün bizim üzerinde yaşadığımız toprakların da mayasını oluşturmuşlardır. Biz Osmanlı Devleti ile koca bir coğrafyaya sahip olduk; ama şimdi bize kala kala yine bu toprakları Darü’l İslam haline getiren ruh kaldı. Bizim eğer dünyada tarihi bir rolümüz var idiyse, bundan sonra da olması doğrudan doğruya bizim kendi varlığımız hakkındaki şuurumuza, bilincimize bağlıdır.

Dolayısıyla benim bugün burada yaptığım konuşma boşa gitti. Ben Türklük bilinci diye bir şey olması için önce Türk’ü bilmemiz lazım diye söze başladım. Şimdi Türk’ü bilmiyoruz! Bir Türk varmış, muazzam bir şey eski zamanlardan kalma falan filan. Böyle bir şey yok. Bizim Türklüğümüz doğrudan doğruya dünyada Müslümanların ehliyet, kapasite sahibi olmalarıyla tekevvün etmiş, cismaniyet kazanmış bir Türklüktür. Bunun dışındaki Türklük, Macarların Türklüğü gibidir. Turan Cemiyeti, dünyada ilk defa Budapeşte’de kurulmuştur. Macarlar kendi kökleri hakkında cahil insanlar değildirler. Eğer Müslümanlık dışında bir Türklük varsa, Finliler Türk olmayı pek beğenmezler; ama Macarlar bunu çok iyi bilirler; o manada Yahudiler de Türk olmaya bayılırlar. Arthur Koestler, kendisi de Hazar soyundan geldiği için “Onüçüncü Kabile” diye kitap yazdı. Ve adam onu gösteriyor, biz aslında Türk idik. Biz muazzam insanlarız diyerek Koestler o kitabı yazdı. Diyeceğim, bizim bugün başımızda bazı dertler var. Bu dertlerden İslam’dan ayrı bir Türk kabul ederek hiçbir zaman kurtulamayız. Tam tersine İslam’dan ayrı bir Türk kabul ettiğiniz zaman bu dertler dert olmaktan çıkıp birer belâ haline gelecektir. Çünkü kimse kimliğini reddetmiş bir zümrenin gözünüzün yaşına bakmayacaktır. Endülüs nasıl ortadan kalktı? Bugün o süreç yaşanıyor. Bugün Endülüs’ün Hıristiyanlaşması süreci yaşanıyor Türkiye’de. Burada ben Türk’üm, Türkçüyüm diyen insanlarla ben anlaşamıyorsam bu bizim o günkü Endülüslü Müslümanların durumunda olduğumuzun belgesidir. Kimle savaşacağız, eğer savaşacaksak. Var mı bir düşman? Kendini Gagavuzlarla yakın hisseden varsa ve “Ben gayr-ı Türk olanla rahatlıkla savaşırım” diyorsa bazı insanlar, o zaman işimiz iş!

Mesele çok basit ve net. Türkiye bugün karşı karşıya kaldığı zorlukları aşamıyor. Neden aşamıyor? Çünkü Türkiye’de bir millet yaşamıyor. Yani Türkiye’de hepimiz birbirimize ait olduğumuz konusunda bir fikre sahip değiliz. Gemisini yürüten kaptan, benden sonra tufan. Herkes böyle düşünüyor. Almanya 2. dünya savaşından sonra bir kalkınma sürecine girdiği zaman, yabancı işçiye her çağdan daha fazla ihtiyaç duydu. Ellili yıllardan itibaren, Marshall planının yardımının da etkisiyle Almanlar çok fazla yabancı işçi talep ettiler. Bu yabancı işçiler arasında İspanyollar, İtalyanlar, Yugoslavlar, Yunanlılar bol miktarda vardı. Bunlar sırasıyla önce İtalyanlar, sonra İspanyollar, daha sonra da bir miktar Yugoslav ve Yunanlı olmak üzere geriye döndü. Kala kala Türkler kaldı. Neden? Şu anda Almanya’da en büyük Müslüman nüfus Türklerden müteşekkil. Faslıları geride bırakmışlar. Çünkü Türkiye’den Almanya’ya çalışmak için giden insanların geri dönecek bir yeri yoktu. Yani Türkiye Türkler tarafından idare edilmediği gibi, Türklerin menfaatine de idare edilmiyordu. O yüzden bugün hala Türkiye’deki “uyanık” insanlar Green Card peşinde, evlilik yoluyla Almanya’ya kapağı atmak peşindeler. Berlin’e son gittiğimde, Berlin’de sermayeleri Türk (!) olan büyük bir kerhane açıldığını öğrendim. Bana anlatıldığı kadarıyla kadınlar evlilik yoluyla Almanya’ya gidiyorlar, intibak edemiyorlar, kocalarından ayrılıyorlar ve geçinmek için fahişelik ediyorlar. Bunlar Türk kadınları mı? Değil. Çünkü biz burada, kendi memleketimizde Türk dediğimiz şeyin canına okuduk. Biz burada Türklüğü yok ettik.

Tito, Yugoslavya’dan Almanya’ya gidecek işçilerin hepsinin vasıfsız işçi olarak kullanılmayacağına dair Alman hükümetinden yazılı teminat aldı. Bu yüzden Yugoslavya’dan Almanya’ya giden işçilerin hepsi vasıflı işçi olarak istihdam edildi. Ve dolayısıyla yüksek gelir sahibi oldular. Bu Türkiye’de böyle oldu mu? Hayır. Almanlar geldiler, köylülerin dişlerine, gözlerine baktılar ve insanları aldılar kendi köleleri gibi. Şimdi bütün bunların konuştuğumuz Türklükle alakası ne? Eğer biz burada oluşmuş bir millet değilsek, tabi ki gemisini yürüten kaptan, gerisinin canı çıksın. Türkiye’de haklı olduğunuz konuda torpil kullanmazsanız işiniz yürür mü? Yani bir diplomanız var ve o işe gireceksiniz. Ama giremezsiniz eğer torpiliniz yoksa. Bir millet böyle olur mu! Millet öyle DNA’sıyla falan olmaz. Bir millet birlikte yaşama şevkini, neşesini, iradesini göstermeli.

Milletin tarihi geçmişten bugüne, arka planının bir netliği ifade etmesi lazım. Onun için tarihi arka planı olmadan söylediğiniz zaman sıkıntı doğabilir.

Sizin tarihî arka plan dediğiniz şey Bozkurt.

Anadolu’daki Türkler için bunun bir anlamı yok. Siz kendi motifinizi kendiniz seçeceksiniz.

Cumhuriyet, paraların üzerine Bozkurt koydu.

Ama bir kimlik inşa edebildik mi?

Etseydiniz.

Turancılar veya Türkçüler neden bu Türk tanımını kabul etmiyorlar? Burada bir kavram eksik kalıyor. Gavurun karşısında olan Türk’ün haricinde, kendisine Türk diyen kişiye biz ne diyeceğiz?

Vallaa, Maşallah! Yürü de görelim diyeceğiz… Hızlı bir şekilde Hıristiyan Türkler ortaya çıkacak, göreceksiniz bunu. Şu anda İstanbul’da elliyi aşkın kiliseleri var.

Biz kâfire karşı çıkan Müslüman’a Türk diyoruz. Bütün Müslümanlar kâfire karşı çıktığı zaman Türklerin fonksiyonu bitecek mi?

İstanbul 1453 yılında alındı. Ama mesela Avrupa’da başka bir vakıa vardı VIII. yüzyılda. Arap ordularının ilerlemesi Poitiers’ de durdurulmuş. VIII. yüzyılda bütün Avrupa Müslüman olabilirdi. Böyle bir şey olmadı. Meseleyi, elde etmek istediğimiz sonuca bakarak değerlendirmekte fayda var. Danimarkalılar, Norveçliler ve İsveçliler. Bunların üçünün de ataları Vikingler. Bunların öyle atalarının iki bin, üç bin yıllık geçmişi yok. Vikingler, Norveçlilerin de, Danimarkalıların da, İsveçlilerin de bir adım önceki ataları. Bugün hiçbir Danimarkalı, ne münasebet, Danimarkalılık diye bir şey yoktur, biz hepimiz Viking'iz, demiyorlar. Ben Danimarkalıyım diyor. O da İsveçli, bu da Norveçli. Üstelik İsveçli diğer ikisine diyor ki, siz benim ayağımın tozu bile olamazsınız, ben yedi düvel-i muazzamadan birisiyim. Şimdi biz nasıl oluyor da bu meseleyi Vikinglerden de geriye götürerek çözeceğiz.

Bu işin Ziya Gökalp’le başladığını düşünelim. Bu meselenin doğrudan doğruya başka milletlerin menfaatiyle doğrudan alakası var. Bakın, Moiz Kohen Ziya Gökalp hakkında diyor ki; “Bildiğim kadarıyla çok iyi bir Kabalist’tir.” Bu işler başımıza başka milletleri projelerinin gerçekleşmesi için sarılmış işlerdir. Yani şu anda da Avrasya projesi bir Amerikan projesidir. Büyük Ortadoğu projesi de bir Amerikan projesidir. Hangi Amerikan projesini savunursan savun.

Bu mesele özellikle soğuk savaş dolayısıyla bir şekle sokulmuştur. Bu “turkic” ülkeler meselesi. Sadece Amerikan menfaatlerini mi? Aynı zamanda Yahudi menfaatlerinin çok önemli rol oynadığı bir şeydir. Bir kere Yahudiler modern çağ içinde bu milliyet meselesini özel olarak dinden koparmaya çalıştılar. Bu sadece Türklerle alakalı bir şey değil. Bir Yahudi, Yahudi olmayan bir toplumda nasıl rahat yaşar. Orada dinden ayrı bir milli kimlik üretirsen Yahudi rahat yaşar. Katolik İtalya’da, Katoliklik değil de İtalyanlık önemli olduğu zaman Yahudi’nin işi kolaylaşır. Abide-i Hürriyet caddesinde İtalyan Musevi mezarlığı var. Adamlar o kadar devam ediyor ki bu işe, ben İtalyan Musevisiyim diyor. Bunların modernleşme içinde özel bir projesi var. Peter Gay adında Amerikalı bir sosyolog “Freud, Jews, and Other Germans” adlı eserinde diyor ki; “Alman Yahudisi” demek doğru değildir. “Yahudi Alman” demek doğrudur. Aslında onlar Almandır, ama dinleri Yahudi’dir. Yahudiler Fransızları da belli bir üslûpta biçimlendirdiler. Garaudy’nin başına gelenlerden biliyoruz. “Fransa’da” diyor Garaudy, “herhangi bir fikri savunmanın hiçbir cezası yoktur. Fakat Fransız yasalarına göre Yahudilik aleyhine bir cümle ifade etmeniz sizi savcının kapısına götürür.” Bu böyle bir hadisedir. Türklük bundan çok fazla nasibini almıştır. Bu süreçte Türk meselesini çok güzel işlediler. Hazar meselesi de işi güzelleştirdi. Yani biz aslında Türk’üz ama dinimiz Yahudi. Böyle bir takım var dünyada.

Şimdi, mesele bunların böyle olması bakımından çatallaşmıyor. Mesele, bugün dünyada sermaye hakimiyeti dışında bir insan ilişkileri sistemi yaşatılabilir mi? Mesele buradadır. Sermaye hakimiyeti diye bir şey var. Ne yapılacaksa, işini para yapıyor. Dikkat edin, işini parayla yapmıyorsun. İşini para yapıyor. Sen yoksun, paran var. Bu işleyişin dışında kalan bir işleyişin dünyada geçerliliğini Türkler gösterdiler. Fakat görene tabi. Bu işleyişin adı Osmanlı sistemi değildi. Bu Türklerin yaptığı bir şeydi. Ama Türkler bunu Müslüman vasıflarıyla yapabilmişlerdi. Türkler bunu tarihin herhangi bir çağında yapabilmiş değillerdi. Türkler bu yaşadığımız toprakları darü’l İslam haline getirdikten sonra, bir işleyiş devreye soktular. Gaza beylikleri döneminden başlayarak, bir fütüvvet ehli belirdi. Fütüvvet ehlinin çok önemli bir ilkesi var. Devlet yetkililerine karşı şiddetli, gariban insanlara karşı çok yumuşak. Bunlar bu topraklarda bir düzen oluşturdular. Bu düzen, aslında Osmanlı düzeniyle de intibak etmedi. Biz aslında Cumhuriyet’in devam etmesini de bu kalıntılara borçluyuz. Bu topraklarda insanlar, “Yiğidin başına bir hal gelirse / Onu yad ellere açıcı olma” diyen bir edebiyatın nimetini yedi. Bunlar Karacoğlan’ın mısraları. Halk edebiyatı dediğimiz şey, ki bu halk edebiyatı değil Türk edebiyatıdır, Balkanlarda yok. Çünkü Osmanlı Balkanları vatanı saydı ve orada bir devlet nizamı esastır. Yani devlet yalnız yetki bakımından üstün olmakla kalmamıştır, Balkanlarda devlet halkın da ululadığı şeydir. Ama burada böyle değil. Bizim topraklarımızda halk ya da millet dediğimiz şey birinci derecededir. “Şalvarı şaltağ Osmanlı/ Eğeri kaltağ Osmanlı/ Ekende yok, biçende yok/ Yiyende ortağ Osmanlı”.

Cumhuriyetin heba ettiği, kaçırdığı fırsat budur. Biz bir yükselişin mümessili olabilirdik. Olmadık. Yunus Emre ve Nasrettin Hoca, Cumhuriyet sonrası kültür mihmandarlarının İslam’dan kopmak için sarıldıkları iki şeydi. Onlar sanıyorlardı ki, Türklük mürklük buradan üreyip gider. Halbuki bu ikisinin, yalnız temelleri değil, dalları budakları da Müslümanlıkla sıkı sıkıya perçinlenmiştir. Onun için asrî hayat görevlileri milleti işine yarayacak bir şey yapamadılar. Bir kültürleşme, bu milletin aslını gürleştirecek bir kültürel motor harekete geçmedi bu topraklarda. Benim Türklük meselesi dediğim şey doğrudan doğruya bunun harekete geçirilmesiyle alakalıdır. Biz burada, öyle Asya bozkırlarında doğan şeylerle meydana gelmiş kültürün değil, burada oluşmuş ve dünyanın gözüne bunu sokmuş bir kültürün özelliklerini taşıyoruz. Ve bu özelliklerin yerine başka bir şey koyamayız. Başka bir yönelim bu değerleri yok eder. Ermeniler tabi ki bu övdüğüm şeyin önemli katalizörleridir. Bu topraklar darü’l İslam haline getirildikten sonra büyük ölçüde gayr-ı Müslim unsurdan katılım aldık. Ermeni inadı diye bir şey duyarsınız. O ne demek? Yani herif kiliseye gitmez, Ermenice bilmez, hâlâ Ermeni kalmakta ısrarlıdır. Ermeni inadı bu. Ama diğerleri Müslüman oldukları vakit, aslımız şuydu buydu dememişler, Türk olduk demişler. Bu toprakların eski halkına mensup olup da sonradan Türk olanlar yalnızca Ermeniler değildir. Ben, Agop Dilaçar ile bir kere karşılaştım ve ona “Karamanlılar kimdir” diye sordum.

Bizim Orta Anadolu’da Grekçe konuşmayan, İncil’i Türkçe okuyan Hıristiyan unsurlar var. Karamanlis de onlardanmış güya. Bunlar mübadelede büyük ölçüde karşı tarafa gittiler. Biz de Girit’ten, Rodos’tan, aslı hiç Türk olmayan ama Müslüman olan insanlar aldık. Agop Dilaçar benim sualime cevaben dedi ki: “Bu konuda iki tez var. Bunlar bu topraklar darü’l İslam haline gelmeden önce buraya gelmiş “turkic” unsurlardır. Bizans’ın etkisiyle Hıristiyan olmuşlar fakat getirdikleri kültürü muhafaza etmişler, dillerini de kaybetmemişler. İkinci teze göre bunlar Grek de, Ermeni de olmayan Anadolu’nun eski ahalisidir. Hititlerden beri dünya kadar kavim yaşamış buralarda. Bunlar Bizans döneminde büyük bir dinle karşılaştıkları için Hıristiyan oldular; ama Karamanoğlu Mehmet Bey “Türkçe konuşacaksınız” diye dayatınca, bu unsurlar, bana ne Ermeniceden, bana ne Rumcadan deyip Türkçe konuşmaya başladılar. Ama, diye ilâve etmişti Agop Dilaçar, Mustafa Kemal, birinci tezin ileri sürülmesini tercih ederdi.” Yani bunlar Türk olalar; ama dinleri Hıristiyan ola. Böyle bir toplum yapımız var. Yüzyıllar boyunca Osmanlı, kendi gücünü, söz geçirme yetkisini elinde bulundurmak kaydıyla hiç kültürel meseleye bulaşmamıştır. Ve biliyorsunuz Osmanlı, üç devlet sınıfından oluşmuştur: İlmiyye, Kalemiyye ve Seyfiyye. Yani askerler vardır, bürokratlar vardır ve hoca takımı vardır. Hoca takımı İslâm anlayışını ne temsil, ne de tersim etti. Bugün Hayrettin Karaman İslam adına ne yapıyorsa, yüzyıllar boyunca İlmiyye sınıfı onu yaptı. Türkiye’de İslamcı akımlar Tanzimat sonrasında baş gösterdi. Çünkü bu İlmiyye sınıfına mensup insanlar kıskançlıkla, bildiklerini kendi halkaları içinde tutuyorlardı. Sonra devletin açtığı mekteplerde İslam konusunda bilgiler verilmeye başlandığında, adam tabip oldu; ama bu arada İslam’dan da bir şeyler öğrendi. Resmi mekteplerde, İslam okutulmaya başlandığı zaman talebeler, “vay canına demek, işin aslı böyleymiş” dediler ve İslami tezler ileri sürmeye başladılar. Yani İlmiyye sınıfının elinde kalsaydı, herkesin bilgisi “onlara soralım” dan ibaretti. Millet “onlara soralım”dan başka bir şey bilmiyordu. Hoca efendi ne dersin? Böyle midir? Caiz midir?

Türkiye’de Avrupaî eğitim başladıktan sonra “sarıklı ihtilalci” çıkaracak bir sürece girildi. Bir taraftan Avrupai fikirleri, diğer taraftan da “bu böyle değilmiş”i öğrendiler. Tanzimat aydını Avrupa ve İslam görüşleriyle eş zamanlı olarak tanıştı. Çok kısa bir zaman sonra, bu gâvurların muazzam bildikleri şeyler aslında pek o kadar muazzam değilmiş, İslam’da zaten bunlar varmış, demeye başladılar. Bir kere bu evrimi geçireceğiz. Yani Türkiye’de bir şey yazılacaksa bu plastik yapı geride bırakılacak, yeni bir şeye bu saatten sonra ulaşılırsa ulaşılacak. Hesabını görmemiz gereken geçmiş, aslında, o kadar uzun bir geçmiş değil; çok kısa bir geçmiş. Düşünün ki, 1937’de ölüyor Abdülhak Hamid, bir Tanzimat şairi. Bir ömür içinde insanlar birçok heyelanlar olduğu kadar heyecanlar da geçirdiler.

Önümüzde bir şekilde kendi bilgi merkezimizi oluşturup oluşturmamak tercihi duruyor. Kolları sıvayıp sıvamamak tercihiyle karşı karşıdayız. Kendi bilgi merkezimizi oluşturmadığımız takdirde geriye ne kalıyor? Dünyada bugün bilgi merkezi olarak bilinen neyse ona intibak etmek. Türkiye’de neden insanlar benim söylediklerime rağbet etmiyorlar? Çünkü benim söylediklerime rağbet ettikleri zaman herhangi bir Amerikan üniversitesi onlara ne burs verir, ne çalışma imkânı verir. İlber Ortaylı diye bir adam allame kesildi başımıza. Aynı okulda okuduk, benden bir devre aşağıdadır. “Türk diline en uygun alfabe Latin alfabesidir” dedi. Bunu demese ve başka bir şey söylese, onun ilmi nafakasını kesmek çok kolay. “Venedik Taciri” diye çok ünlü bir oyunu var William Shakespeare’in. Ve orda “Shylock” isminde bir Yahudi tipi var. Bütün dünya Shakespeare’in çizdiği bu Yahudi tipini tanıyor. Ve o da Shakespeare’in dehasıyla çok iyi çizilmiş bir Yahudi tipidir. Ama geçenlerde İlber Ortaylı Venedik’teki Yahudilerden söz ediyor, onlar şöyle şöyle iyi adamlardı, “Shylock” tiplemesine gelince, bu Shakespeare efendinin bir fantezisidir. Bunu bu adam söylemese ne yaparlar? Mahvederler. Bütün mesele bu. Modern bilgi iktidarının emrine girmek, bu ülkede yaşayan bir çok insana (belki de bütün insanlara)kabul ettirdikleri bir şeydir.

Ben 62 yaşındayım. Türkiye İşçi Partisi’ne kaydolduğum zaman yaşım tutmuyordu.

Peki, fikirleriniz nasıl değişti?

Benim fikrim değişmedi. Ben onu anlatmaya çalışıyorum. Ben başından beri bu fikri savunuyorum. Ben 18 yaşımdayken bu memleketin bu kurtulmasını istiyordum, 30 yaşımdayken gene istiyordum, 62 yaşımdayım gene istiyorum. Bütün mesele bu. Bu memleketin kurtulması meselesi. Bu memleketin kurtulması için neyi göze almak lazım? Bu memleketin kurtulması için neye teşebbüs etmek lazım? Benim derdim bu idi. Ve bu mesele benim içimde küçücük bir sarsıntı geçirmedi.

Peki memleket Komünist olsa kurtulur muydu?

Tabiî ki kurtulurdu, tabiî ki! Türkiye İşçi Partisi’nin programında, TİP iktidara geldikten sonra 30 yıl özel teşebbüsün korunacağı yazılıydı. Türkiye İşçi Partisi’nin genel başkanı Mehmet Ali Aybar, “İktidara geldiğimiz gün değil, iktidara geldiğimiz saat, bankacılık ve sigortacılık devletleştirilecektir” diyordu. Anlıyor musun? Böyle bir süreçti o. Ama o sırada Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin girişinde kocaman bir döviz vardı. Beyaz üzerine kırmızı yazıyla, “Sermayeye Emniyet” yazıyordu. Anlıyor musun? Mesele hayatımızın kurtulmasıdır. Ama hayatımızın kurtulmasını yanlış anlamayın. Hayatımız tehlike olduğu için değil, tehlike hayatımızda olduğu için bir kurtuluş istiyoruz. Hayatımızı değiştirmemiz lazım. Yoksa hayatımızı kurtarmak bugünkü belayı devam ettirmek demek değildir. Ama insanların bir kısmı, bugünkü belayı, hatta katlanarak devam ettirmek için iktidara oynuyorlar.

Dünya sistemi diye bir şey var. Bu dünya sisteminde kontrol edenlerle kontrol edilenler var. Bu mekanizma içinde sen kontrol edilenler arasından kurtulup, mutlaka kontrol edenlerin arasına katılman şart değil. Kontrol edilmekten kurtulman yeter. Almanya 1871 yılında milli birliğini gerçekleştirdi. Bu, bütün Alman topraklarının kontrol edilebilir olmaktan kurtulması demekti. Bu yeni bir şeydi, 1871’de. Almanlar, “biz kontrol edilmek istemiyoruz” dediler. Ama Almanlar köpek tabiatlı oldukları için sonunda kötü sonuçlar aldılar. Köpek tabiatlı ne demek? Köpeğin önünden kaçarsan koşar ısırır seni. Ama köpeğe “höt” dersen geriler. Almanlar da böyle yaptılar. Önce, önünden dünya milletleri kaçıyor diye milletleeri ısırmaya gittiler. Tabi birisi “höt” dedi ondan sonra da tırstılar. Fakat, dikkatinizi celbetmek isterim 1871 Alman İmparatorluğu’nun kuruluş tarihidir. Taksim’deki en büyük Ortodoks kilisesinin inşa tarihi de budur. Yani yeni bir devrin açıldığını Grekler, Almanlar kadar iyi biliyorlardı. Yani onlar burada, yüzyıllarca yapamadıkları bir şeyi yaptılar. “Artık İstanbul’u geri alma vakti uzak değildir; o zaman buraya kocaman bir kilise yapalım” dediler. Atina’da bir haftadan az kaldım. Öğrendiğim şeylerden bir tanesi şuydu: Grekler “İstanbul’dakinden daha büyük bir kiliseyi Atina’da yapmayalım” diyorlarmış. Çünkü başşehir orasıdır. Yani adam başşehrini Atina’ya taşımıyor.

Şimdi sen dünyada Türk olduğunu söylediğin zaman, ne diyorlar, nasıl karşılıyorlar seni? Üç kâğıtçı, korkak, satın alınabilir. Türk’ün başka bir imajı var mı? Bilimsel konferanslarda Türk konuşmaya başladığında salonu boşaltıyorlar, nasıl olsa söyleyeceği kaale alınır bir şey yoktur diye.

Ama Müslüman imajı da problemli…

Hayır. Müslüman imajı gayet güzel. Terörist diyorlar. Ne var yani. Ben teröristim diyebiliyor musun? Neyi teröre konu ediyor Müslüman?

Çoluk çocuğu öldürmek mi yani?

Fethullah Gülen gibi konuşmayın Allah aşkına. Eğer Müslüman terörist olmadığını göstermek istiyorsa, kâfirlerle terör dışında hesaplaşmaya hazır olduğunu belli etmesi lazım. O zaman “ben teröristim, gel bakalım sen hangi kuramdan bahsediyorsun” dersin. Bunu defalarca söyledim. Ruslar 1917 yılında hapı yuttular. Neden? Çünkü Petro’dan Lenin’e kadar Ruslar, Avrupa’nın takibe mecbur olduğu insanlar yetiştirdiler. Halbuki Rusya’da 1917’de hala toprak köleliği söz konusuydu. Ama Respighi diye bir İtalyan bestecisi, fiilen Rimski Korsakov’un öğrenci oldu. Müzik öğrenmek için Avrupalı Rusya’ya gitmek zorundaydı. Fizik öğrenmek için Avrupalı Rusya’ya gitmek zorundaydı. Çünkü Lobaçevski Kazan’daydı. Yani Rusya’ya gitse, müzik de öğrenebilirdi, fizik de öğrenebilirdi, Rusça öğrenmek suretiyle Çehov okuyabilirdi. “Sen Çehov’u İngilizce mi okuyorsun? Hiç bir şey anlamazsın. Bak ben Rusça öğrenerek Çehov’u okudum. Adam aslında senin dediğini değil şunu söylüyor” diyebiliyordu. Ruslar işte bunu yapmışlardı.

Sen Müslüman olarak dünyaya ne yaptın? Dünyaya, sana müracaat etmeleri için ne başarı gösterdin. Ne oldu? Hiç başarı göstermediğimiz halde, Müslüman olarak çok mümtaz bir yere sahiptik. Biraz önce İlmiyye sınıfından pek hoş olmayan bir dil aracılığıyla konuştum. Yapmaları gereken şeyi yapmadılar; ama bu, hiçbir şey yapmadıkları anlamına gelmez. Hepsi âlim kişilerdi. Medreselerin Cumhuriyet idaresi sırasında kaldırıldığı güne kadar, hiçbir Oryantalist –en parlağı da olsa- ortalama bir medrese mezunu karşısında İslam’dan bahsedemezdi. Avrupalı şarkiyatçıların hiçbiri, İslam’da şu şöyledir, bu böyledir diye ukalâlık edemezdi, sıradan bir medrese mezunu karşısında. Ondan sonra da Anne-Marie Schimmel ne dedi diye … sokuluyorsun. Çünkü sen burada medreseyi kaldırmışsın, lâgv etmişsin ve İslam’ın ne olduğu konusunda artık kimsenin bir fikri yok.

Ben ne demekteyim o halde? Benim söylediğim şey, İslami olmaya müteallik değil. Benim söylediğim şey, İslami olmanın yolunu bulmaya mütealliktir. Türklük de bunun içinde. Böyle kendinizi hem silahsızlandırıp hem de “icabında savaşırız” demenin bir manası yok. Ne yaptığımızı bilmemiz lazım. Biz sefil insanlarız. Biz çöplükte yaşıyoruz, çünkü çöpüz. Soyadımız bile yok. Diyeceksiniz ki, “yok mu, işte İsmet Özel”. Eğer Türklüğümüzü ciddiye almış olsaydık, bizim soyadımızın adımızdan önce gelmesi lazımdı. Dilimizle akrabalığı bulunan Macarların öyle. İşte, Leblebicilerin Hüseyin, böyle söyleriz. Hüseyin Leblebici diye bir şey var mı? Bu ancak batı dillerinde var. “Tailor” dediğimiz insan terzi, onlar ne diyorlar, “John the tailor”.

Millet Anadolu’da hâlâ lakabını önde kullanıyor. Fakat soyadını sonda kullanmak sanayileşmeye, eğitimde zirveye ulaşmaya engel değil.

Engel engel. Dilini koruyamayan insan hiçbir şeyini koruyamaz!

0 yorum:

Digg Cinema

Free MP3 Downloads

 

Site Info

Belgeseller, belgesel, video belgesel, video belgeseller, video belgesel arşivi, çerkez ethem belgeseli, 28 şubat belgeseli, Adnan Menderes, 12 eylül ihtilali, Che Guevara, Deniz Gezmiş, Alparslan Türkeş, Sarıkamış Belgeseli, filistin, çeçenistan, Sultan Vahdettin, İbrahim Kaypakkaya, Kan uykusu

İzleyenler

BELGESELİ Copyright © 2009 BT Designed by Pie BT
    DISCLAIMER! We do not host or upload any of the files that are available on this Weblog. We merely search on INTERNET and index popular files openly available to anyone.