Wednesday, September 12, 2007

Sınırlar Arasında - İsveç'in Nobeli

Sınırlar Arasında - İsveç'in Nobeli
Hazırlayan: Banu Avar



Nobel ödülünün ipliğini pazara çıkardığı için, Sabah ombudsmanı Yavuz Baydar, Milliyet gazetesi, NTVMSNC ve Habertürk internet siteleri tarafından adeta linç edilmek istenen "Banu Avar"ın son programı. Bir AB ülkesinin ikiyüzlülüğünü ortaya koydugu için bir Türk gazetecinin büyük bir yıpratma kampanyasına maruz kalmış olması Türkiye'de kimlerin borusunun öttüğünü bir kez daha gösterdi.

Thursday, August 30, 2007

Cengizhan Belgeseli

Cengizhan Video Belgeseli



Cengiz Han
Чингис Хаан
Cengiz Han
Doğum 1162
Hentiy / Moğolistan
Görev süresi 1206 – 18 Ağustos 1227
Önce gelen öncesi yok
Sonra gelen Ögeday Han
eşleri Börte Ujin
Kulan
Yusigen
Yusui
çocukları Cüci
Çağatay
Ögeday
Tulu
babası Yesukhei
annesi Ho'elun
Cengiz Han (ya da doğum adıyla Temuçin), (Moğolca:Чингис Хаан) (d. 1162 – ö. 18 Ağustos 1227). Moğol politikacı ve ordu lideri, kağanı. Moğol kabilelerini buyruğu altında birleştirerek Moğol İmparatorluğu'nu (1206-1368) kurmuştur. Bu imparatorluk Dünya tarihinin bitişik sınırlara sahip olan en büyük imparatorluğudur. Timuçin ismiyle Moğol Devleti hükümdarı akrabası olarak doğmuş, meritokratik (liyâkata bağlı) oldukça güçlü bir ordu kurmuş ve tarihin en başarılı ordu liderlerinden biri olmuştur.

Tüm dünya tarafından genelde acımasız ve kana susamış bir fatih olarak gözükse de, Moğolistan'da oldukça sevilen bir sembol hâline gelmiştir. Moğolistan'ın babası olarak görülür. Kağan olmadan önce; Doğu Asya ve Orta Asya'daki bir çok göçebe topluluğu yenmiş ya da birleştirmiş ve onları "Moğol" sosyal kimliğine taşımıştır.

Kuzey Çin'deki Batı Xia Hanedanlığı'nı ve Jin Hanedanlığı'nı ele geçirmiş, İran'da Harzemşahlar Devleti de dahil olmak üzere bir çok yeri fethetmiştir. Avrupa ve Asya'daki hâkimiyeti; radikal olarak bu bölgelerin demografisini ve jeopolitikasını değiştirmiştir. Moğolistan İmparatorluğu, günümüz ülkelerinden Çin, Moğolistan, Rusya, Azerbeycan, Ermenistan, Gürcistan, Irak, Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Pakistan, Tacikistan, Afganistan, Türkmenistan, Moldova ve Kuveyt'in büyük bir bölümünü ele geçirmiştir.

Cengiz Han Moğolcanın yanında Türkçe de bilmekteydi. Halefleri de onun gibi bir kaç lisana vâkıftılar. [1]

Adı "Temuçin", Türkçe kökenlidir. Türkçe bir sözcük olan "Temür"(Demir)'den türemiştir ve günümüz Moğolca'sında da varlığını korumaktadır.

Doğumu

Hayatının ilk yılları hakkında az bilgi vardır. Pek az kaynak bize o döneme ilişkin bilgiler vermektedir. Küçük bir kabilede doğduğu ve babasının ona Temuçin ismini onun Temuçin Uge

isminde bir Tatar lideri yakaladığı için verdiği ileri sürülmektedir. Başka bir rivayete göre ise

elinde bir kan pıhtısıyla doğmuştur ki bu da kabilenin ileri gelenleri tarafından savaşçı ve muzaffer bir şahsiyet olacağına yorulmuştur. Tahminen 1162 ila 1167 arasında Moğolistan'ın Burhan Haldun dağları arasında, Onon ve Herlen ırmakları yakınında doğmuştur. Moğol Devleti'nin son hükümdarı Kutala'nın yeğeni, Borjigin'in lideri Yeşügey'in büyük oğludur, annesi Helin (Hoelun), Olkunut (Olkhunu) kabilesindendi. Merkezî Asya'da yaşayan tüm Türk ve Moğollar gibi göçebe hayatı yaşıyorlardı.

Ailesi

Cengiz babası tarafından Kabul Han, Ambagai ve Kutula Han'ın akrabasıydı. Bulundukları Moğol Devleti, Jin Hanedanlığı altındaydı ve Tatarlar'ı desteklemeleriyle 1161'da Kabul Han yokedildi. Babası Yeşügey dağılan Moğol kabilerin başına geçmiş, ancak Tayiçyut kabilesi ile rekabet yaşıyordu. 1161'den sonra Tatarlar çok güçlenince, Çin desteğini Tatarlardan Keraitlere çevirdi.

Temuçin'in 3 erkek kardeşi Kasar, Kajun ve Temuçe'nin yanı sıra bir kız kardeşi Temulin vardı. Bunun yanı sıra, Behter ve Belgutei isimli iki üvey kardeşi vardı.

Cengiz Han'ın imparatoriçesi ve ilk karısı Börte'den 4 çocuğu oldu; Cuci (d. 1185 - 1226), Çağatay ( ? - 1241), Ögeday (? - 1241), Tuli (d. 1190 - ö. 1232). Cengiz Han'ın ayrıca bir çok diğer eşinden bir çok çocuğu oldu ama onlar yerini almaktan muaf tutuldular, ve kızlarının kaç kişi olduğuna değin bir bilgi yoktur. Cengiz Han'ın en büyük oğlu Cuci'nin babasının kim olduğuna değin hep sorular olmuş; ve Cengiz Han sonrasında da bu tartışmalar İmparatorlukta devam etmiştir. Temuçin ile Börte evlendikten sonra; Börte Merkitler tarafından kaçırılmış ve bir adamın karısı yapılmıştır. Kurtarıldıktan yaklaşık dokuz ay sonra da doğum yapmış; Cengizhan da emin olamadığı için oğluna Moğolca "konuk" manasına gelen Cuci ismini koymuştur. Yine de Cuci'ye her zaman öz oğlu gibi davranmıştır.

Geleneksel tarih kayıtlarına göre, Cuci'nin babasının kim olmadığı Çağatay tarafından tartışılmış ve ortaya koyulmuştur. Moğolistan'ın gizli tarihi'ne göre; Çağatay Harzemşahlar'a sefer öncesinde; Cuci'nin Cengiz Han'ın yerine geçmesini asla kabul edemeyeceğini söylemiş; bunun karşılığında ikisi de Cengiz Han'ın yerine geçememiş Ögeday kağan olmuş ve Cengiz Han öldükten sonra imparator olarak yerini almıştır. Zaten Cuci 1226'da babasından önce ölmüştür.

Çocukluğu

Efsanelere ve daha sonraki yazarlara göre, Temuçin'in çocukluğu oldukça zor geçti. Henüz 9 yaşınndayken, görücü usülü evliliğine göre babası Yeşügey, Temuçin'i eşi Börte'nin Onkırat kabilesinden olan ailesine verdi. Burada evlilik yaşı olan, 12 yaşına gelene kadar Deiseçen'e; evin reisine hizmet etti.

Evine dönerken babası Tatarlar tarafından zehirlenmişti. Bunun sebebi de onlara karşı yaptığı seferler ve saldırılardı. Bu sayede Temuçin kabilenin reisi olmuştu, ancak kabilenin üyeleri küçük bir çocuğun liderliğini kabul etmediler ve Temuçin'i ve ailesini terkettiler.

Devam eden yıllarda, Temuçin ve ailesi doğada göçebe hayatı yaşadı. Ağaçlardaki meyvalardan ve doğadaki hayvanları avlayarak yaşıyorlardı. Bir seferinde de, Temuçin üvey kardeşi Bekter'i avladıkları hayvanı bölüşürken anlaşamadığı için öldürdü. Annesi karşı çıksa da, öldürmek üzerine hiç bir zaman pişmanlık göstermedi. Bu olay ayrıca onu ailenin reisi yapmıştı. 1182'deki başka bir olayda da, eski kabilesi tarafından saldırıya uğramış ve esir düşmüştü. Tayiçyutlar'a esir düştüğünde, gelecekte generallerinden biri olacak Çilayun'un yardımı ile kaçtı. Annesi Helin Temuçin'e hayatta kalabilmesi için bir çok ders verdi. Moğolistan'ın politikasından, diğer kabilelerle ittifak kurmaya, ve zor tabiat koşullarına kadar. Bu gelecekte Temuçin'in anlayışını da bir şekle sokar. Gelecekteki generallerinden Cebe Noyan ve Borçu da bu dönemde Temuçin'e katılırlar. Kardeşleriyle beraber, ilk gelişme ve diplomasi için insan gücünü temsil ettiler.

Moğol çadırı. Cengiz Han da çocukluğunu böyle bir çadırda geçirdi
Moğol çadırı. Cengiz Han da çocukluğunu böyle bir çadırda geçirdi

Temuçin Börte ile 16 yaşındayken evlilik düğünü yaptı. Daha sonra Merkit kabilesi tarafından kaçırıldı, Temuçin de Börte'yi o dönemdeki arkadaşı daha sonra da düşmanı olan Camuha'nın yardımıyla kurtardı. Börte hep tek imparatoriçeydi, ama Temuçin geleneklere uyarak morganatik eşleri oldu. Börte'nin ilk çocuğu Cuci, Merkit kabilesinden kaçırıldıktan 9 ay sonra doğdu; böylece de babasının kim olduğu hakkında hep soruları da beraberinde getirdi.

Temuçin Camuha ile kankardeş oldu, böylece birbirlerine sonsuza kadar bağlılık yemini ettiler.

Orta Asya'nın birleşmesi

Bu dönemde Temuçin'in birleştirdiği Orta Asya'daki başlıca konfederasyonlar şunlardı:

  • Naymanlar
  • Merkitler
  • Uygurlar
  • Tatarlar
  • Moğollar
  • Keraitler

1100'lü yıllarda Moğolların başlıca rakipleri, batıda Naymanlar, kuzeyde Merkitler, güneyde Tangutlar, doğuda da Çin ve Tatarlardı. 1190'da Temuçin ve danışmanları sadece Moğol konfedarasyonunu birleştirdi. Mutlak hâkimiyeti ve insanların kanunlarına uygulaması için bir anayasa da yazıldı, bunun ismi "Yasa" idi ve halk arasında "Yasak" olarak biliniyordu. "Yasa" sözcüğü Türkçe kökenli "yās-/yāz" sözcüğünden türemiştir ve Moğolca'da da yerini almıştır. Bu kanunlarda halkın ve savaşçıların saldırılardan pay alacağı da yazıyordu, ancak gizli bir yasa olduğu için tamamı bilinmiyordu ve hiç bir zaman bir kopyasını yaratmadı. Cengiz Han'ın oğlu Çağatay da bu kanunların uygulanmasından sorumluydu.

Bu yasanın kanunları oldukça ağırdı, ve hemen hemen herşeyin cezası ölümdü. Örnek olarak, eğer ki bir asker önündeki insandan düşen bir şeyi o kişiye vermezse öldürülüyordu. Bu kanunname'de geçenler tam olarak belli değildir.

Temuçin'den Cengiz Han'a

Temuçin'in yavaşça yükselişi; babasının kan kardeşi Tuğrul Han'ın yardımıyla gerçekleşti. Jin Hanedanlığı'nın Kerait Hanını Tuğrul olarak atamasından sonra, Temuçin'in Börte'yi kurtarışında yardımcı olan Tuğrul'un da vasalı olmuştu. Tuğrul Han 20000 Kerait savaşçısını Temuçin'in yardımına vermiş; Camuha da bu saldırı ardından kendi kabilesi olan Caciratlar'ı kurmuştu. Merkitlerle olan savaş sonrasında da çocukluk arkadaşları olan Temuçin ve Camuha da ayrı düştüler.

Tuğrul Han'ın oğlu Sengum; Temuçin'in büyüyen gücünü kıskanmış ve o'na suikast planı yapmıştı. Tuğrul Han da oğlunun önerisine izin vermiş ve Temuçin'in karşısına gizli de olsa geçmişti. Temuçin Sengum'un isteklerini öğrenince, O'nu ve yandaşlarını mağlup etti. Tuğrul Han ve Temuçin arasındaki uzaklaşma ise, Tuğrul Han'ın kızını Temuçin'in oğlu Cuci'ye vermek istememesiyle başladı. Bununla da beraber ayrı düşen Tuğrul Han ve Temuçin aralarında savaş doğdu. Tuğrul Camuha ile ittifak olarak Temuçin'e karşı geldiler. İttifakın kabilelerinden bir çok üyenin de Temuçin'in saflarında yer almasıyla; Tuğrul bozguna uğratıldı. Bu bozgun sonunda da Kerait kabilesi tamamen yokoldu.

Bir sonraki tehdit ise Naymanlardan geldi. Camuha savaş sonrası buraya kaçmış ve takipçileri ile beraber sığınmıştı. Naymanlar Temuçin'e karşı teslim olmadılar ama yeteri kadar birlikleri Temuçin'i desteklemeyi tercih ettiler. 1201'de Kurultay Camuha'yı Gür Han, kainatsal yönetici, olarak seçti. Camuha'nın bu hareketi Temuçin karşısındaki en son taşkınlığı oldu. Camuha Temuçin karşısındaki kabileler ile bir koalisyon kurup Temuçin'e karşı tekrar savaş açtı. Bu sorundan önce, yine de, bazı generalleri Camuha'dan ayrıldı; aralarında Temuçin'in generallerinden Cebe Noyan'ın tanınan kardeşi Sübüdey Noyan da vardı. Bir kaç muharebe sonrasında, Camuha'nun orduları tamamen yenildi ve Temuçin'e esir düştü.

Gizli Tarih'e göre, Temuçin Camuha'ya tekrar arkadaş olmalarını ve yanında olmasını teklif etti. Camuha bunu redetti ve onurlu bir ölüm (kansız, boynu kırılarak) istediğini iletti. Naymanlarla olan Merkit kabileleri de Sübüdey Noyan tarafından bozguna uğratıldı ve tamamı öldürüldü. Sübüdey daha sonda da Cengiz Han'ın en büyük kumandanlarından biri oldu. Naymanların yenilmesi Cengiz Han'ı Moğolistan'daki tek hükümdar yaptı. Tüm konfederasyonlar birleşerek Moğollar oldular.

1206'da, Temuçin Merkitler'i, Naymanlar'ı, Moğollar'ı, Uygurlar'ı, Keraitler'i, Tatarlar'ı ve diğer küçük kabileleri liderliği, arzusu ve isteğiyle birleştirdi. Bu uzun süredir Çin imparatorluklarına karşı birleşemeyen Moğolları birleştirmiş, ve tarihî bir an olmuştur. Kurultay'ın tekrar toplanmasıyla, Temuçin Cengiz Han ismini aldı. Cengiz Han öldükten sonraya kadar Kağan unvanını alamasa da; oğlu Ögeday bu unvanı alınca babasına verdi. Bu birleşme ile Cengiz Han uzun süredir aralarında savaşan kabileler arasında bir barış sağlamış olsa da, Moğol İmparatorluğu'nun diğer milletlerle olan savaşı ömrünün son gününe kadar devam etti. Birleşmenin olduğu dönemde; Moğolistan'da 200,000 kişi yaşarken, bunlardan 70,000'i asker idi.

Cengiz Han olduktan sonra

Moğolistan İmparatorlu'ğunun genişlemesi
Moğolistan İmparatorlu'ğunun genişlemesi

Moğol İmparatorluğu'nun kuruluşu ve savaşları

1206 yılında Moğol kabilelerinin birleşmesiyle kurulan Moğol İmparatorluğu Cengiz Han'ın önderliğinde seferlere dayalı bir savaş ve ekonomi politikası izledi. İlk defa Naymanlarda mühür ve yazı kullanıldığını görünce, Nayman hizmetindeki Uygur mühürdarlarını da hizmetine aldı. Akabinde, Uygur yazısı tüm Moğol İmparatorluğu'nda kullanılmaya başlandı. İlk yıllarda Moğol İmparatorluğu'nun devlet işleyişinin belli bir düzene geçmiştir.

Hint Tangutları himayesine alan Cengiz Han, daha sonra Kuzey Çin'deki Kin devletine savaş açarak Pekin'i 1211 yılında kuşattı. Kin hükümdarı barış için Çin'li prenseslerden birini Cengiz Han ile evlendirse de, barış uzun sürmedi. 1215'de oldukça kanlı geçen bir savaş sonrasında Çin'i himayesi altına aldı.

Harzemşah Mehmed, Cengiz Han'ın Çin'i ele geçirdiğinden emin olmak için Seyyid Bahaüddin-i Razi yönetiminde bir heyet gönderdi. Gelen heyetle barış görüşmeleri yapan Cengiz Han, Mehmed'e elçilerini gönderdi. Anlaşma doğrultusunda hazırlanan Kervan, Harzemşahlar Devleti'nin Otrar şehrinde 1218 yılında hücuma uğradı. Cengiz Han bunun üzerine Otrar valisi Kayır Han'ın teslim olmasını istedi. Mehmed, Cengiz Han'ın bu teklifini ileten elçilerini öldürerek Harzemşahlar Devleti'nin de sonunu hazırladı.

Cengiz Han öncelikle yol üzerindeki naymanlı Güçlük Han'ı ortadan kaldırmak için; Cebe Noyan komutundasında bir ordu gönderdi. Güçlük Han korkarak Kaşgar'a kaçtı ancak Sarı Göl yakınlarında yakalanarak öldürüldü.

Hazermşah Mehmed de korkuya kapılıp kalelerini korumaya alıp, dağlık bir bölgeye çekildi. Cengiz Han bazı kaynaklara göre kolaylıkla, başka bir bakış açısına göre de barbarca tüm şehir ve kaleleri ele geçirdi. 1220 yılında Otrar'daki kuşatma uzun sürünce, oğulları Ögeday ve Çağatay kontrolündeki orduları burada bıraktı ve Buhara'ya geçti. Yolunun üzerindeki Zernuk kalesi de teslim oldu ve bu şehire Gu-Balık ismini koydu.

Marco Polo Cengiz Han huzurunda
Marco Polo Cengiz Han huzurunda

Yol üzerindeki Nur şehri de Cengiz Han'ın korkusuyla teslim oldu. Akabinde 1220'de Buhara'yı kuşattı. Şehrin garnizonunun Horasan'a çekilmesiyle, 12'inci gününde şehir Cengiz Han'ın oldu ve şehir yakılıp yıkıldı. Aradan 5 ay geçtikten sonra da Otrar şehri teslim oldu. Cengiz Han'ın elçilerini öldürten Otrar valisi de, ağzına eritilmiş gümüş dökülerek öldürüldü.

Cengiz Han'ın yolculuğu Semerkant'da da devam etti. Bazı tarihçilere göre Semerkant'ı ele geçirdikten sonra buradaki büyük kütüphane yıkılmış, medeniyet namına tüm eserler yerle bir edilmiştir. Burada Göksaray şehrini kuşatmasının ardından şehir teslim oldu. Cengiz Han'ın generalleri de Siriderya'daki Sığnak, Cend, Barçınlığkent'i ele geçirdi.

Hazermşah Mehmed kaçışına devam ederken, peşinden yetenekli generallerinden Cebe Noyan ve Sübüdey Noyan'ı gönderdi. 30 bin kişilik bu ordu, Mehmed'i Irak'a kadar kovaladı. Cengiz Han oğlu Çağatay'ın kumandasındaki orduyu da Harzemşahlar Devleti'nin merkezi Ürgenç'e gönderdi. Daha sonra da büyük oğlu Cuci'yi buraya gönderdi. 6 ay kuşatmadan sonra, şehir tamamen yokedildi. Böylece de Harizm, Maveraünnehir, Horasan ve bütün doğu İslam ülkeleri de Cengiz Han'ın imparatorluğunun bir parçası oldu.

Hazermşah Mehmed]'in vefatının ardından yerine geçen oğlu Celaleddin Harzemşah Moğollarla olan savaşını Cengiz'in ölümünden sonrada devam ettirmiştir.

Cengiz Han'ın savaşlarına değin bir çok değişik bakış açısı vardır. Türk olmayan devletler dışındaki İran, Irak, Afganistan ve Pakistan gibi ülkeler hâlâ Cengiz Han'ı bir barbar ve soykırımcı olarak görmektedirler. [1] Ancak Türkler Müslümanların da Cengiz Han'a destek olduğunu belirtir. Batı dünyası ise, Cengiz Han'ı "Türk-Moğolu" diye tanımlar, ve barbar olarak nitelendirir.

Moğol İmparatorluğu'nun yönetiminin Öğeday'a verilmesi

Öğeday Han
Öğeday Han

Moğol geleneklerine göre Cengiz Han hayattayken topraklarını oğulları arasında pay etti. Yerine Cuci ve Çağatay arasındaki tartışma yüzünden ikisini de uygun görmezken, Ögeday bu göreve layık oldu. Cuci avcıbaşı, Çağatay örf ve hukuk uygulayıcısı, Tuli de savaş bakanı oldu.

Cuci'nin arası Tuli ile de açılmıştı, ancak batı ülkelerin fethinde önemli rol oynadı. Cuci bilinen tüm yerleşik batı ülkelerini ele geçirdikten sonra Moğolistan'a dönmedi. Ancak aradaki mesafe oldukça uzundu ve bir haber alınamıyordu. Bunu bir kopma olarak alan Cengiz Han ordularını hazırlarken oğlu Cuci'nin ölüm haberini aldı.

Ölümü

Cengiz Han öldüğünde Moğol İmparatorluğu
Cengiz Han öldüğünde Moğol İmparatorluğu

1223 ve 1224 yıllarını Kulan-Başın ve İrtiş'de geçiren Cengiz Han; 1225'de Hsia Devleti'ne karşı sefere çıktı. Hsia merkezinin teslim olmadan iki gün önce günümüz Kansu'sunda Tangut seferi sırasında hastalanarak 1227 yılının 18 Ağustos'unda öldü.

Moğol geleneği uyarınca mezarı gizli tutulsa da, cesedi Onon ve Kerulen kaynakları yakınında, Burhan-Haldun dağları arasında bir yere gömüldüğüne inanılmaktadır[2]. Ondan sonra gelenler de buraya gömüldü ve heykelleri dikildi.

Dünya tarihindeki etkileri

Cengiz Han'ın Asya'yı birleştirmesiyle sınırlar ve gümrükler kalkmış, Asya'daki iktisadi yapı değişmiştir. Halklar arası ticaret artmıştır.

Hem Asya hem de Avrupa'daki sınırları sayesinde iki kıta arasında bilgi ve tecrübe akışını, kısa bir sürede olsa, sağlamıştır.Ayrıca Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki düşmanlığın gene kısa süreliğine olsada azalmasını sebep olmuştur.

Orta Asya'da yaşam süren Türk boyları Moğol akınları ile başta Anadolu olmak üzere birçok yere göç etmişlerdir.

Ölümünden sonra

Genelde bilinenin aksine, Cengiz Han Moğol İmparatorluğu'nun tamamını ele geçirmemiştir. Döneminde Hazar Denizi'nden Japon Denizi'ne kadar ilerlemiştir. İmparatorluğun genişlemesi 1227 yılından sonra Ögeday'ın yönetiminde olmuştur. Moğol orduları İran'ın tamamını, Çin'in tamamını da 1279 yılında ele geçirmiştir.

1230lu yılların sonunda, Cuci'nin oğlu Batu Han Avrupa'ya sefere çıkmış; Rusya'yı ele geçirmiş ve Orta Avrupa'ya kadar ilerlemiştir. Sübüdey Noyan'ın da desteğiyle o dönemdeki en güçlü Avrupa ordusu olan Leh (Polonyalı), Alman ve Macar ordularını 2 gün içinde bozguna uğratmış; Avrupa'nın da orduya bakış açısını değiştirmiştir.

Tuli'nin oğlu Hülagû Han Orta Doğu'da günümüz Filistin'ine kadar ulaşmış, Abbasi Halife'sini de öldürmesi de günümüzde hâlâ Iraklıların Moğolları sevmemesini sağlamıştır.

Kişiliği

Cengiz Han basitliğe, onurlu ve sadık olmaya, ordu stratejisine, Tengricilik'e inanırdı. [[Minhaj al-Siraj Juzjani] o'nun hakkında son yılları için şu sözleri söylemiştir.

Cengiz Han uzun bir insandı, yapılıydı, güçlü bir vücudu vardı, uzun beyaza dönmüş sakalı, kedi gözleri, azimli bir enerjisi, kavrayabilen, dahi, ve anlayan, korku sunan, bir kasap, adil, yürekli, düşmanlarını yokeden, dehşetli, kana susamış ve zalimdi.

Taoist rahip Ch'ang Ch'un ise Cengiz Han'ın şu sözlerini günümüze taşımıştır. Cengiz Han bir mektubunda Ch'un'a şu sözleri iletmiştir.

Cennet Çin'i kibirli ve lüks gösterişiyle yalnız bıraktı. Ama, kuzeyin kırlarında yaşayan benim, düzensiz arzularım yok. Lüksü sevmiyorum ve mütevazı davranıyorum. Sadece bir elbisem ve bir yemeğim var. Aynı yemeği yer ve tüm diğer yandaşlarım gibi aynı elbiselerimi giyerim. Halkı çocuklarım gibi görürüm, ve yetenekli insanlara kardeşlerimmiş gibi ilgi gösteririm. Prensiplerimizde her zaman uyuşuruz, ve her zaman ortak kaidemizde buluşuruz. Ordu çalışmalarımızda her zaman en öndeyimdir, ve savaşta da asla arkada bulunmam. 7 yıl içinde, büyük bir iş başardım ve bütün Dünya'yı bir imparatorluk altında birleştirdim.

Popüler kültürde Cengiz Han

Burnham Karnavalı'nda Cengiz Han tanıtımı
Burnham Karnavalı'nda Cengiz Han tanıtımı
  • National Geographic'in araştırmasına göre; Cengiz Han Dünya'da en fazla ırkı devam eden kişidir. (16 milyon kişi) [3]
  • Michael H. Heart'ın tarihin en fazla etki bırakan liderleri arasında 29'uncu olmuştur.
  • National Geographic tarafından tarihin en önemli 50 politika lideri seçilmiştir.
  • Bin yılın en büyük 10 kültürel efsanesi olarak 1998'de Dr G. Ab Arwel'ın araştırması sonucunda seçilmiştir.

Moğolistan'da Cengiz Han

Cengiz Han Sovyetler Birliği tarafından desteklenen komünist yönetimi dönemince, kötü bir insan olarak tanımlanmıştır ve aksini savunmak bir tabu olarak nitelendirilmiştir [4]. Ancak, Moğolistan'ın demokrasiye kavuşması ardından Cengiz Han'ın anıları Moğolistanlıların gururu olmuştur. Günümüzde de Moğolistan'ın gelmiş geçmiş en büyük ve efsanevi lideri olarak görülmektedir. Moğolistan'ın politik ve etnik kimliğinin var olmasında büyük önem taşır. Ayrıca zalimliğine değin başka görüş açılarına sahiptirler. Moğollar, Moğol olmayan inceleyenler tarafından yazılan tarihsel kayıtların Cengiz Han'ın barbarlığını abarttığı düşünürler. Cengiz Han ayrıca kültürel bir değişikliğe sebebiyet verip, Moğol dilini Uygur alfabesine göre uygulamıştır.

1990lı yıllarda, Moğolistan komünist rejimden çıkınca Cengiz Han bağımsız devletin bir simgesi hâline gelmiştir. Moğollar bu sebeple Moğolistan'a Cengiz Han'ın Moğolistan'ı kendilerine de Cengiz Han'ın çocukları demektedirler. Moğollar bu ismi bir çok ürüne, sokağa, binaya ve diğer yerlere de vermişlerdir. Ayrıca Cengiz Han'ın resmî para birimleri Tugrik'in ₮500, ₮1000, ₮5000 ve ₮10,000'in üzerinde bulunmaktadır. Başkent Ulaanbaatar'daki hava alanının ismi Cengiz Han Uluslarası Havaalanı'dır. Halk Cengiz Han'a büyük saygı duyar. 2006 yılında, tekrar başkentte Cengiz Han'ın ve oğullarının heykelleri şehir merkezine konmuştur.

5000 tugrik üzerindeki Cengiz Han resmi
5000 tugrik üzerindeki Cengiz Han resmi

Türkiye'de Cengiz Han

Batılıların Türk Moğolu gördüğü Cengiz Han'a Türkiye'de de saygı duyulur. Bir Türk boyu olan Tatarlar'la aynı kökenli Türkler, Moğollar ile tarih boyunca da kültürel benzerliklere sahip olmuş, tekrar batılı tarihçiler Türkiye'deki Türkleri "Batı Türkleri" olarak tanımlamıştır. Bu vesile ile Türkiye'de Cengiz Han tarihin en büyük liderleri arasında görülmektedir. Bir çok Türk, Cengiz Han'ı bir Moğol olduğu kadar Türk olarak da görmektedir. Çin'de de benzeri bir husus sözkonusudur, ve Çinliler Cengiz Han'ı Çinli bir ulus kahramanı olarak görmektedirler. Türkler de tıpkı Moğollar gibi tarihçilerin anlattığı kadar barbar olmadığına inanırlar.[5]

Kaynakça

  • İngilizce Wikipedia'daki Cengiz Han maddesi
  • Fransızca Wikipédia'daki Cengiz Han maddesi
  • Ratchnevsky, Paul (1991). Genghis Khan: His Life and Legacy. Blackwell Publishing. ISBN 0-631-16785-4.
  • Man, John. Genghis Khan : Life, Death and Resurrection (London; New York : Bantam Press, 2004) ISBN 0-593-05044-4.
  • Morgan, David (1986). The Mongols (Peoples of Europe). Blackwell Publishing. ISBN 0-631-17563-6.
  • Bretschneider, Emilii. Mediæval Researches from Eastern Asiatic Sources. London: K. Paul, Trench, Trübner & Co. ISBN 81-215-1003-1
  • Lister, R. P. Genghis Khan (Lanham, Md. : Cooper Square Press, 2000 [c1969]) ISBN 0-8154-1052-2.
  • Grolier International Americana Encyclopedia - Cengiz Han maddesi ISBN 0-7172-9647-4.
  • Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi - Cengiz Han maddesi.

Tuesday, August 21, 2007

Abdullah Gül Belgeseli

Cumhur Başkanı
Abdullah Gül Belgeseli
Haz1rlayan: Can Dündar

cd1



Büyük ekran izleyin



cd2



Büyük ekran izleyin


Abdullah Gül (d. 29 Ekim 1950, Kayseri)[1], Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı. Türkiye Cumhuriyeti 54. Hükûmette Devlet Bakanı, 58. Hükûmette Başbakan, 59. Hükûmette Dış İşleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olduktan sonra 28 Ağustos 2007 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı oldu.

1 İlk yılları
2 Siyasal yaşamı
2.1 Cumhurbaşkanlığı seçimi
3 Kişisel yaşamı
4 Kaynakça
5 Dış bağlantılar


İlk yılları
Babası Gülükimamı ailesinden Ahmet Hamdi Gül, annesi Satoğlu ailesinden Adviye hanımdır. Orta öğretimini Kayseri Lisesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne girdi. Aynı fakülteden doktorasını ve doçentliğini aldı. Daha sonra, Sakarya Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü'nde iktisat dersleri verdi. Öğrencilik yıllarında Gençlik Örgütü MTTB bünyesinde yer aldı. Memleketinde Necip Fazıl Ekolünden Söğüt Fikir Kulübü'nde çalıştı. Ali Biraderoğlu'nun çevresinde bulundu.[2]

Siyasal yaşamı
1983-1991 yılları arasında İslam Kalkınma Bankası'nda ekonomi uzmanı olarak çalışan Gül, 1991 yılında Refah Partisi'nden 19. Dönem Kayseri Milletvekili olarak TBMM'ye girdi. 1993'te Refah Partisi'nde genel başkan yardımcılığı görevine getirilen Abdullah Gül, 1995'te yapılan genel seçimlerde, ikinci kez Refah Partisi 20. Dönem Kayseri Milletvekili seçildi.
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu üyelikleri de yapan Abdullah Gül, 28 Haziran 1996'da kurulan RP-DYP Koalisyon hükûmetinde (54. Hükümet, 28.6.1996 - 20.6.1997) Devlet Bakanlığı ve Hükûmet Sözcülüğü görevlerinde bulundu.
RP'nin 16 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi'nce kapatılmasından önce kurulan Fazilet Partisi'ne geçen Abdullah Gül, 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde FP'den 21. Dönem Kayseri Milletvekili olarak tekrar parlamentoya girdi.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyeliğini de yürüten Abdullah Gül, 8 Mart 2000 tarihinde, partide yenilikçi kanat olarak adlandırılan milletvekillerinin desteğini alarak, genel başkanlığa adaylığını koydu. 14 Mayıs 2000 tarihinde yapılan FP 1. Olağan Kongresi'nde 521 oy alarak, 633 oy alan Recai Kutan'ın gerisinde kaldı. Kongre sonuçları, siyasi çevrelerce, "parti tabanının Yenilikçi olarak adlandırılan kanadı geniş ölçüde desteklediği, ancak partinin henüz bir yönetim değişikliğine hazır olmadığı" şeklinde yorumlandı [kaynak belirtilmeli]. Fazilet Partisi'nin (FP) 22 Haziran 2001'de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra bir süre bağımsız kalan Gül, 14 Ağustos 2001'de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) Kurucular Kurulu üyesi olarak partinin kuruluşunda aktif rol aldı.
AKP Kayseri Milletvekili ve Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Gül, 3 Kasım 2002 Milletvekili seçimlerinde Kayseri Milletvekili olarak yeniden seçildi. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olması nedeniyle 16 Kasım 2002'de 58. Hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin 58. Hükûmeti, Başbakan Abdullah Gül tarafından, 18 Kasım 2002'de kuruldu. Recep Tayyip Erdoğan'ın, 9 Mart 2003 Siirt Milletvekili Yenileme Seçimi'nde meclise girmesinden sonra, Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükûmet, 11 Mart'ta istifa etti. Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, 14 Mart 2003'te kurulan 59. Hükûmet'te (2. AK Parti Hükûmeti), Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. 3 Ekim 2005'te başlayan AB Müzakereleri için birçok yetkisini Baş Müzakereci Ali Babacan'a devretti.

Cumhurbaşkanlığı seçimi
24 Nisan 2007 tarihinde yapılan AK Parti Grup toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından cumhurbaşkanı adayı olduğu açıklandı.[3] 11. Cumhurbaşkanı adayı oldu. 27 Nisan tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı birinci tur seçimlerinde 357 kabul oyu çıkmasına karşın 367 sayısına ulaşılamadığı için, seçim ikinci tura kalmış; Anayasanın ilgili hükmü gereği, ilk oturumun açılabilmesi için 367 üyenin Mecliste hazır bulunması gerektiği gerekçesi ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından oturumun iptali için Anayasa Mahkemesi'ne açılan dava sonucu Meclis'in bu birinci oturumu, Anayasa Mahkemesi'nin 1 Mayıs 2007 tarihli kararı ile iptal edilmiş ve bu karar aynı gün saat 16.13'de kamuoyuna açıklanmıştır. [4]6 Mayıs 2007 tarihinde Mecliste yapılan iki yoklamada da toplantı yeter sayısının bulunamayışı yüzünden 11. Cumhurbaşkanı seçilememiştir.[5]
22 Temmuz 2007 seçimlerinin ardından AKP'nin tek başına iktidara gelmesinde Gül'ün cumhurbaşkanı seçilememesinin etkili olduğu görüşü öne çıktı. Bunun sonucu olarak da AKP çevresinde "halk böyle istiyor" yorumu benimsendi. [6] 13 Ağustos tarihinde kulislerde konuşulan 11. Cumhurbaşkanı adaylığı kesinleşti.[7] 20 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi birinci turunda 341 oy aldı.[8] 24 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci turunda 337 oy aldı. Anayasaya göre ilk iki turda üçte iki çoğunluk olan 367 sayısına ulaşılamadığı için cumhurbaşkanı seçiminden bir sonuç alınamadı.
Abdullah Gül 28 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin üçüncü turunda 339 oy alarak Türkiye Cumhuriyetinin 11. cumhurbaşkanı seçildi.[9] Böylece Nisan 2007'de başlayan Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanını seçim süreci sona erdi.

Kişisel yaşamı
21 Ağustos 1980'de Hayrunnisa Gül (Özyurt) ile evlenen Gül'ün Ahmet Münir, Kübra ve Mehmet Emre adlarında üç çocuğu dünyaya geldi. Gül, İngilizce ve Arapça biliyor. Ayrıca Beşiktaş takımını tutmaktadır.[10]

Kaynakça
^ Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi adaylar arasında Abdullah Gül’ün de adı geçiyor. haber3.com (23 Nisan 2001). 27 Ağustos 2007 tarihinde erişildi.
^ http://www.ulumulhikmekoeln.de/medenidusuncetarihi/abdullahgul.htm
^ http://www.sandik.org/index.php?haberid=11555
^ Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu iptal. NTV.com (1 Mayıs 2007). 27 Ağustos 2007 tarihinde erişildi.
^ 367 bulunamadı. NTV.com (07 Mayıs 2007). 27 Ağustos 2007 tarihinde erişildi.
^ Gül’den ‘Halk adaylığımı onayladı’ mesajı. NTV.com (26 Temmuz 2007). 27 Ağustos 2007 tarihinde erişildi.
^ Erdoğan: Adayımız Gül, hayırlı olsun. NTV.com (15 Ağustos 2007). 27 Ağustos 2007 tarihinde erişildi.
^ Her parti kendi adayına oy verdi. NTV.com (21 Ağustos 2007). 27 Ağustos 2007 tarihinde erişildi.
^ Gül 339 oyla 11. cumhurbaşkanı seçildi. NTV.com (28 Ağustos 2007). 5 Nisan 1981 tarihinde erişildi.
^ Köşk'e üçüncü Beşiktaşlı. haber3.com (24 Nisan 2007). 27 Ağustos 2007 tarihinde erişildi.

Friday, August 17, 2007

Kangal - Bozkirin gozleri

Kangal - Bozkırın gözleri belgeseli





Kangal Köpeğinin tarihçesini araştırdığımızda en küçük bir belgeye rastlayamadık. Kangal köpeği hakkında çeşitli rivayetler söz konusudur. Bir rivayete göre M.Ö. Asurlular ve Babilliler zamanında türediği, aslan ve kaplan gibi vahşi hayvanlara karsı korunmak, savaşlarda yararlanmak amacıyla büyük bir özenle yetiştirildiği anlatılmaktadır. Bu köpeğin çok rahat bir şekilde aslanı mağlup ettiği söylenmektedir.

İkinci bir rivayete göre, Hint mihracesinin Osmanlı padişahına (Yavuz Sultan Selim veya 4. Murat'a) bir köpek hediye etmesiyle başlamaktadır. Sarayda bulunan ve aslanla boğuşan bu köpek aslanı öldürüyor. Böylece padişahin nazarında büyük bir ilgi görüyor. Osmanlı ordusu doğu seferine gelişinde Kangal Deliktaş dolaylarında köpeğin kaybolduğu ve bütün aramalara rağmen bulunamadığı, Kangaldaki köpeklerin bu köpeğin soyundan türediği rivayetler arasındadır.

17.Yüzyılda Evliya Çelebi Seyahatnamesinde aslan kadar kuvvetli olarak tarif ettiği bu köpeklerden bahsetmektedir. Osmanlı İmparatorluğu kurucularının bu köpeği beraberlerinde Anadolu'ya getirdikleri ve Osmanlının Avrupa'ya yayılmasıyla çoğu Avrupa Çoban Köpeğinin de bu ırktan türediği sanılmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu dönemi arşivlerinde, Kangal köpeklerinden bahsedilmekte pedigrili yetistiriciligi yapıldığı bahsedilmektedir.

Kangal Çoban Köpeklerinin bu kadar eskilere dayanan tarihi geçmişten günümüze kadar irk özelliğini bozmadan gelebilmesini, geçimini koyunculuktan sağlayan çiftçilerin en güvenilir dostu olmasına ve Dünya köpek ırkları arasında kurtlara karsı koyabilen tek köpek ırki olmasına bağlanmaktadır. Kangal köpekleri en zor iklim ve çalışma şartlarında verilen görevi cani pahasına yerine getirirler. Bakım ve beslenme şartları diğer köpek ırklarına göre daha basit ve ekonomik olması neslinin devamını sağlamıştır.

Karakter Özellikleri

Kangal kendisini ailesine ve ailesini koruma görevine adamış ciddi bir köpektir. Aynı zamanda geride olmayı becerebilen, iyi huylu ve problem çıkarmayı sevmeyen Kangal, yabancılara karşı çok şüphecidir ve güçlü bir alan anlayışları vardır. Çocuklarla araları iyi olmakla birlikte, çocukların oyun ihtiyaçlarını karşılayacak kadar oyuna istekli olmayabilirler. Ciddi bir bekçi köpeği olarak, şüphe uyandıran herşeye karşı havlama özellikleri vardır.

Bakım

Kangallar her gün uzun yürüyüşler veya ciddi koşularla eksersiz yapmaya ihtiyaç duyarlar. Normal ve serin havalarda dışarda yaşayabilirler. Tüy bakımı minimal olup, sadece haftada bir ölü tüylerden kurtulmaları için fırçalanmaları gerekir.

Sağlık

*

Birincil tehlike: CHD (Canine hip dysplasia) / Kalça yerleşiminin anormal olarak gelişmesine neden olan bir iskelet hastalığıdır.
*

İkincil tehlike: Entropion / Göz kapaklarının ters dönmesine ve gözleri rahatsız etmesine neden olan bir göz hastalığıdır.
*

Yaşam aralığı: 10-13 yıl
*

Anestesiye duyarlıdır.

Form ve Fonksiyon

Kangallar zor işleri yapmaya uygun sağlam bir yapıya sahiptirler. Bu büyük, güçlü dayanıklı köpekler hem kolay heyecanlanırlar hem de sabırlıdırlar. Güçlü kemikleri ve büyük kafaları vardır. Kalın bir alt postun üzerinde uzunlukları 2.5 cm ile 10 cm arasında değişen, boyun ve arka kısımlarda göreli olarak daha uzun olan tüylere sahiptirler. Bakışları zekidir ve cesur ama sakin bir koruyucu oldukları yüzlerinden kolayca anlaşılır.
Ağırlık: Erkek 50-68 kg, Dişi 36-54 kg
Boy: Erkek 74+ cm Dişi 68+ cm



Yukarda genel özelliklerini sunduğumuz Anadolu Çoban Köpekleri bir diğer ismiyle Kangallar, en çok havlamaları ve sert görünüşleri ile besi hayvanlarının korunmasında kullanılmaya uygundurlar. Tehlike hissetmedikleri sürece düşük enerji seviyesine sahiptirler. Gerektiğinde tehlike oluşturan insan ve hayvanları saf dışı bırakacak kadar güçlüdürler. Yanyana evlerin bulunduğu alanlarda, komşuların bahçelerini de kendi alanları içinde sayabilecekleri için bağlı bulunmaları tercih edilebilir. Aksi takdirde komşunuzun bahçesini komşunuzdan korumaya çalışabilecektir. Kangallar aktif oldukları için eşelenmekten hoşlanırlar ve alçak çitlerin üzerinden kolayca atlayabilirler. Çalışmayı severler. Güçlü bir yapıya sahip olmaları nedeni ile hastalıkların ön belirtilerinden veya küçük çizik ve yara berelerden şikayetçi olmayacaklardır, dolayısıyla periyodik kontroller sağlıkları için önemlidir.

Çocuklarla araları iyidir ancak anne ve babanın eğitim amaçlı tavırlarını ve sert oyunları tehlike olarak algılayabilirler. Evde beslenen diğer evcil hayvanları kendi gruplarında kabul ederler. Erkekler yabancı hayvanlara karşı toleranslı değildirler.

Yavru dönemlerinde sahipleri kontrolü eline almazsa, bu otoriteyi Kangal kendisi kullanmaya kalkabilir. Ergenlik dönemlerinde otoriteye karşı çıktıkları zamanlar da olmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı Kangallarla otorite (dominantlık) kurmaya yönelik oyunlar oynanması pek tavsiye edilmez. Onun yerine emir (iş) verip bolca ödüllendirmeye dayalı oyunlar Kangallarla güzel vakit geçirmek için tercih edilebilir.

KAYNAK:
Encyclopedia of Dog Breeds, D.Caroline Coile, Ph.D.
The Perfect Match - A dog buyer's guide, Chris Walkowicz

Tuesday, August 14, 2007

Liderler - Mehmet Ağar Belgeseli

Polis kökenli bir baba... Kendisi gibi polis olmak isteyen oğlu... O babanın oğlunun kollarında can verişi... O oğlun kızının da yıllar sonra bir hastalığa kurban gidişi... Ağar'ın, yollar, acılar, skandallar, iniş çıkışlarla dolu yaşam öyküsünden sadece birer kesit bunlar...


Biz onu "Devletin Mehmet'i" olarak tanıyorduk.
Bu kez karşımıza "Milletin Mehmet'i" olarak çıktı.
Ve söyledikleriyle hepimizi şaşırttı.
Çünkü "Milletin Mehmet'i"nin söyledikleri, "Devletin Mehmet'i"nin yaptıklarına hiç uymuyordu.
"Devletin Mehmet'i" "PKK ile onun taktikleriyle savaşacağım" diyerek göreve gelmiş, 1000 operasyon yapmış, suçlulara nikah şahidi olmuş, pasaport sağlamış, adı MİT raporlarında "işkenceci"ye, "mafya işbirlikçisi"ne çıkmış bir "derin devlet adamı"ydı...
"Milletin Mehmet'i", dün savaştığı eşkıyaya, hem de seçim arifesinde "İn dağdan, ovada siyaset yap" diyebilecek kadar cesur, Genelkurmay Başkanı'na "Evlat acısını bilmeyen benim gibi hissedemez" diyecek kadar insancıl bir halk adamı oldu.
NTV'ye hazırladığım "Mehmet Ağar portresi" için buluştuğumuzda "Nasıl bu kadar değiştiniz" diye sordum:
"Ben değişmedim, şartlar değişti" dedi.
Bugünkü ortamın 1993-96 koşullarından farklı olduğunu anlattı. "Bölgede insanların gözü hala dağda ise bunu çözmek politikacıya düşer" dedi.
Anadolu'yu tanıyor.
Sıradan bir tanışıklık değil onunki; Ankara'da doğmuş, Urfa'da başlayan ilkokul eğitimini, babasının tayinleri yüzünden Gümüşhane'de, Bolu'da, Adana'da, Ankara'da, Erzincan'da sürdürmüş. Ortaokulu Kayseri'de, Diyarbakır'da, Uşak'ta okumuş.
Lise yılları Ankara ve İstanbul'da geçmiş.
İnsanın böyle bir yaşam haritası olunca, her ilden bir iz, her bölgeden bir tanışıklık edinmemesi mümkün değil.
Bir dönem bürokrat olarak kendisine kapılar açan o tanışıklıklar bugün siyasette işine yarıyor Ağar'ın... Sadece sınıf arkadaşları oy verse, onu Meclis'e yollayabilirler. Verecekler mi?
Her kamuoyu yoklaması ayrı bir şey söylüyor.
Ama görünen o ki, DP'de "Devletin Mehmet'i"nin gölgesi, "Milletin Mehmet'i"nin arkasından yürüyor.


'Baba tokadıyla gelen evlilik...

Mehmet Ağar'ı diğer liderlerden ayıran önemli bir farkı var: Eşi Emel Ağar...
Diğerleri yalnız gezerken Ağar, yanından eşini hiç ayırmıyor.
Çengelköy'de yaptığımız söyleşiye de birlikte geldiler.
Orayı özellikle seçmiştik; ikisinin çocukluğu da bir dönem orada geçmişti. Aynı yollarda birbirlerini tanımadan oynamışlardı.
Sonra Ankara Bahçelievler'de aynı mahallede oturmuşlardı.
Bulgar göçmeni bir ailenin kızı olan Emel, henüz 18 yaşındaydı. "Mülkiyeli Mehmet"e görür görmez âşık oldu. Ama kendini "ağır sattı". Babasından gizli çıkmaya başladılar. Ama bir gün yakalandılar.
Emel Ağar, o günü şöyle anlattı:
"Bizim evin köşesinde vedalaşırken babam bizi gördü. Ve ben, o güne kadar 'Git öte' dediğini duymadığım babamdan orada Mehmet için bir tokat yedim. Mehmet de gelip ağlamalarımı kapıdan dinlemiş. Onun üzerine bir hafta sonra beni istemeye geldiler. Birbirimizi tanımadan, babamın baskısıyla nişanlandık. Hiç unutmuyorum, gelecekleri akşam, babam asık bir suratla beni çağırdı yanına, 'Kızım ben seni o gün istemeyerek hırpaladım, ama sen benim bu davranışımdan dolayı bu çocukla evlenmek zorunda kalıyorsan kapıdan kovarım onları' dedi. 'Yok babacım' dedim." Böylece 1974'te evlendiler.
Side'deki balayından döndükten 2 gün sonra kapı çaldı. 2 kişi geldi. Ağar, "Ben gidiyorum" dedi ve gitti. 30 gün ortadan kayboldu. Emel Hanım, kiminle evlendiğini o zaman anladı.
O günden sonra da hep yatağının başucunda bir telsizle yaşayacaktı:
"Mehmet o kadar alışık ki, ben hiç alışık olmadığım için uyuyamıyorum. Bazen 'Mehmetçiğim uyan, bak şöyle bir olay varmış' diyorum; 'Dinliyorum' diyor, hakikaten de dinliyor. Bir gün isyan ettim: 'Ben bu hayatı sürdüremeyeceğim' dedim. Mehmet 'Benim için sizler daha önemlisiniz. İstersen bırakabilirim' dedi. Yattık, bütün gece uyuyamadım. Mehmet'in Mülkiye yıllığını hatırladım. Orada 'En büyük ideali babasının izinden Emniyet saflarına geçmektir' yazıyordu. 'Ben ne yapıyorum? Kocamı mutsuz edeceğim' diye düşündüm. O günden sonra her zaman yanında oldum. Ölene kadar da olacağım."


Oğullar da baba olunca...

Babası çok önemli Ağar'ın hayatında...
Bir çocuk düşünün ki, hep babasına özenmiş, onun takımını tutmuş. Babası 27 Mayıs'ta içeri girdiğinde cezaevine yemek taşımış.
Sonra baba mesleğini yapabilmek için Mülkiye'ye girmiş. Girdiği sene 43 yaşındaki babasının akciğer kanserine yakalandığı haberini almış. 4 ay babasının başında beklemiş.
Ve onu, kendi kolları arasında sonsuzluğa yolcu etmiş.
Bir ana ve iki kardeşin sorumluluğunu üstlenmiş. Ağar'ın albümündeki bu fotoğraf, tam ailesine kol kanat gerdiği o dönemden...



Hayatının en zor sayfası

Yasemin, Ağar'ların hayatının en zor sayfası...
Onu evlat acısıyla tanıştıran ve belki ondaki değişimde payı olan bir büyük eksilme...
Yasemin'i anlatırken hala gözyaşlarına hakim olamıyor Mehmet Ağar...
İlk çocuğu Tolga doğduğunda heyecanla Ankara Doğumevi'ne koşmuş. O günü anlatırken "Tabii serde Elazığlılık var, ne taşkınlık yapacağımı bilemiyordum" diyor. Tam yaptığı taşkınlığı anlatacakken Emel Hanım mani oluyor.
Ardından Yasemin doğunca katmerlenmiş mutlulukları...
Ağar, tam Susurluk soruşturmasıyla boğuşurken baş göstermiş Yasemin'in hastalığı...
Mehmet Ağar, hayatının en kötü dönemini şöyle özetliyor:
"Başta 'Niye bize, biz ne yaptık' diye sorduk. Ama ondan sonra bir baktık etrafımızda bizim gibi onlarca, yüzlerce aile var. İnanç, iman, tahammül, tevekkül... Bu acıyla yaşamayı öğrendik."
Emel Ağar da aynı tevekkülle konuşuyor:
"Yasemin çok farklı bir çocuktu. Sanki bir görevle gelmişti, görevle de gittiğine inanıyorum. Onun için de, inançlarım gereği bu hükmü çok fazla sorgulamıyorum. Hiçbir zaman da itirazım olmadı."

Liderler - Deniz Baykal Belgeseli

Türk tipi politikanın eşsiz bir örneği: Deniz Baykal

Gölgesini büyüten adam

En sevdiği şiir “Herkesin bırakıp gittiği noktada/sen dayanabilirsen tek/adam oldun demektir” diyordu. O yüzden hep dayandı. Örnek aldığı lider, bu şiirin tercümanı Bülent Ecevit’ti…

Cemal Süreyya, Deniz Baykal’ı şu sözlerle tarif ediyor: “Yalnız gölgesiyle göründü. Işığın hemen önünde durarak, hep öyle yaparak, gölgesini büyüttü. Öyle ki pelerini ürkütücü de sayılır oldu.”
Geçen hafta başı, CHP için hezimet olan seçim sonuçlarını ‘büyük zafer’ gibi sunan adam, adeta Cemal Süreyya’yı doğrularcasına gerçeğin ışığının önünde duruyor ve artık kullanılmaktan iyiden iyiye eprimiş peleriniyle gölgesini büyütüyordu.
Şu farkla ki, artık ürken kalmamıştı.
Tarihe ‘Türk tipi politika’nın en bildik sembollerinden biri olarak geçecek Deniz Baykal…
Partisinin her seçimde biraz daha eriyor olmasını, fazla kilolarından kurtuluyormuş gibi yorumlayacak kadar rahat…
Sonuçları ‘hezimet’ diye yorumladığı için medyayı suçlayacak kadar pervasız…
İstatistik bilmeyenlere rakamların dilini öğretecek kadar öfkeli…
Her şeye, hiçbir şey olmamış gibi devam edebilecek kadar genç…

Genç Baykal?
Tuhaftır, ama 1938 doğumlu Baykal, toruna karıştığı halde Türk siyasetinin ‘genç lideri’ unvanını kimseye kaptırmadı. Onu Or-an sırtlarında koşarken ya da bisiklete binerken görenler de bu illüzyonu sürdürmekte beis görmediler.
Anlatılanlara bakılırsa, çocukken de öyleydi.
Her sabah muntazam koşar, koşarken kızarır, kızardığı için ona ‘Domates Deniz’ denirdi.
Dar gelirli bir ailenin çocuğu olduğundan tamirci çıraklığı, simitçilik yaparak yetişmiş, ama darda kalmadıkça -Tayyip Erdoğan gibi- bunları siyasette dile getirmemeye özen göstermişti. Liseyi doğup büyüdüğü Antalya’da okurken kentin sulama kanallarında işçilik de yapmıştı, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde ambar puantörlüğü de… Tekneyle karpuz nakliyeciliği de…
Heybeliada Deniz Lisesi’ne girmek istemiş ama bir sağlık raporu nedeniyle giriş sınavını kazanamamıştı. Daha sonra pek özendiği Deniz Üssü’ne 1980′de Zincirbozan’da sürgün olarak gidecekti.

Hukukçu
Hayatının iki önemli kararını o yıllarda vermişti:
Hukukçu olmak ve ortaokul aşkı Olcay Hanım’la evlenmek…
İkisi de oldu.
Ankara Siyasal’a girip 1959′da mezun oldu. 1961′de Mümtaz Soysal’ın Anayasa Hukuku kürsüsüne asistan olarak girdi. ‘Mülkiye Cuntası’ içinde Turan Güneş’in rahle-i tedrisinden geçti.
Asistan olduğu yıllarda, Hazine Müsteşarlığı’nda işe başlayan Olcay Hanım’la evlendiler. Fazla paraları olmadığından düğün yapamadılar. Akçakoca’da, hiç tanımadıkları iki kişinin tanıklığında sessiz sedasız evlendiler.
Baykal, -diğer politikacıların aksine- eşini hiç yanında gezdirmese de, her Yengeç burcu gibi ailesine düşkündü. Ve tabii ihtiraslı…

Siyasetçi
Siyaseti bırakması CHP’nin bir seçim hezimetiyle mi olacak, bilinmez ama, siyasete atılması CHP’nin bir seçim hezimetiyle oldu.
1965 yenilgisi üzerine CHP’nin durumunu değerlendiren bir rapor yazdı.
Daha sonra yazacağı doçentlik tezine dayanak olan bu çalışmada bu dibe vurmanın bir çıkışın başlangıcı olabileceğini yazdı. Siyasal Katılma başlıklı tezine göre DP geleneği halkın muhafazakâr değerlerine saygılıyken, CHP, onları değiştirmekten yanaydı. DP’liler halka hizmet götürürken, CHP’liler ona dans öğretmekle meşguldüler. Bu yüzden de hizmet almamış halk, değerlerine saldıran bu partiyi sandıkta habire cezalandırıp duruyordu.
İlginçtir, geçen hafta Baykal’ın partisi dibe vurduğunda, muhalifleri ona tam da bu saptamalarla saldıracaklardı.

Hizipçi
Sözkonusu rapor Turan Güneş aracılığıyla CHP’nin yükselen yıldızı Bülent Ecevit’e ulaştırıldı. Ecevit, bu genç akademisyeni elinden tutup İsmet İnönü’ye götürdü. Ve partiye böyle kaydoldu.
12 Mart döneminde askerdeydi.
Döndüğünde Ecevit’i partinin başına geçmiş buldu ve onun isteğiyle 1973 seçimlerinde Antalya’dan adaylığını koydu.
35 yaşında milletvekiliydi. 36’sında Maliye Bakanı oldu.
Ancak ‘70′li yıllar onun adının ‘hizipçilik’le özdeşleştirileceği yıllar oldu. O kadar ki, Meydan Lauresse sözlüğünün ‘Hizip’ maddesi hizipçiliğin ne olduğunu anlatırken kendisine atıf yapıyordu.

Sürgün
İkinci siyaset stajını 12 Eylül sonrası Demirel’le birlikte sürgünde olduğu Zincirbozan’da yaptı. Burada düzenlenen seminerlerde, Türkiye sorunları üzerine siyasi rakipleriyle uzun tartışmalar yaptı.
Referandumla yasaklar kalkınca da yeniden meclise döndü.
O gün bugündür, yani 17 yıldır ‘Deniz’le partisi arasında med-cezir manzaraları yaşanıyor.
Kâh Ricky Martin şarkısıyla merdivenlerden iniyor, kâh Yunus’lardan Edebali’lerden söz edip Anadolu solu kavramını ortaya atıyor, kah bırakıp gidiyor, dayanamayıp geri dönüyor.
1988 SHP kurultayında hizipçilik iddialarını yalanlarken “Ben Baykalcı değilim” açıklamasını yaptı.
2000′de Yener Süsoy’a “Hizip kurmaya ne maddi gücüm var, ne de benden talimat bekleyen insanlarım…” dedi; “Arkamda ne bana güç katan işadamları, ne medya, ne aşiret, ne de maddi güç var. Ben yalnız bir adamım. Baremin 6. derecesinden emekli Hüseyin Hilmi’nin oğlu Deniz Baykal’ım ben…”

Gladyatör
Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Tarih, 2001) kitabında Deniz Baykal bölümünü yazan Yücel Demirer ve Levent Erçin ona ‘Ya çok sevilen ya da nefret edilen’ başlığını yakıştırdılar.
Bedri Baykam’a göre o, “Herkese rağmen herkesi kurtaracak gladyatör"dü.
Cemal Süreyya’nın (99 Yüz, Kaynak Y, 1991) tabiriyle ise “3 kişinin içinde ahbap, 100 kişi içinde yol gösterici… 1000 kişinin içinde hiç…”
Süreyya, Baykal notlarını -bugünü okurmuş gibi- bitirir:
“Her şey bitti mi? Sayılmaz. Deniz Baykal’ın o saç büklümü, alınyazısını bugün yine özenle gizlemekte… Eskisi kadar güvenli biçimde olmasa da…”

İşte Baykal’ın en sevdiği şiir
“Ne kazandım diye sevin, ne yıkıldım diye yerin”
Bir tarihte CHP liderine en sevdiği şiir sorulduğunda Adam Olmak demişti. Ne zaman sıkılsa, sıkıntısını bu şiirle dindirmişti.
Şairin adı Rudyard Kipling’di. Tercümanı ise Bülent Ecevit…
Şiiri okuyunca, yenildiği her seçimden sonra Baykal’ın nasıl olup da “Zafer bizim” açıklaması yaptığını daha iyi anlayacaksınız:
“Çevrende herkes şaşırsa,
bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.
düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.
döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen dayanabilirsen tek
herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken
dost da düşman da incitemezse seni
ne küçümser ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir
üstelik oğlum, adam oldun demektir.”

Liderler - Recep Tayyip Erdoğan

Mehter takımındaydı. Futbol takımındaydı. Münazara takımındaydı. Dersleri zayıf olsa da sosyal yönü tamdı. Bir hocası, "Çalışkan imam hatipliler birer hacı kızı alıp eve çekilecek. Türkiye'yi siz yöneteceksiniz" dedi





İstanbul İmam Hatip Lisesi 5-B sınıfının 1970-1971 yıllığında Mehmet Akif'in etrafında kümelenmiş öğrenci fotoğrafları var; bu fotoğrafların en üstünde de tanıdık bir çehre:
Recep Tayyip Erdoğan...
İşin ilginci bu mizansen, "ampul" şeklinde bir zemin üzerine oturtulmuş. Ertesi yıl 6-B'ye geçen öğrenciler, bu kez kökleri derin bir ağacın meyveleri gibi yerleşmişler tabloya...
Erdoğan, yine en üstteki meyve pozisyonunda...

Kur'an'dan bütünlemeye
NTV için hazırladığımız "Lider Portreleri"nin Recep Tayyip Erdoğan bölümü için araştırma yapan arkadaşımız Yusuf Kenan Beysülen'in ulaştığı imam hatip karnesi, Başbakan'ın vasat bir öğrenci olduğunu gösteriyor.
1973'te "iyi" dereceyle mezun olan Erdoğan'ın notları pek parlak değil:
Kur'an-ı Kerim'den ancak bütünlemede geçebilmiş.
Arapçası zayıf; tek ders sınavından 5 alabilmiş.
Tefsir: 6...
Hadis: 7...
Fıkıh: 7...
Dini derslerinin zayıflığına karşın Milli Savunma'sı 8 Erdoğan'ın...
Mezuniyet karnesinde bir tek 10 var: Beden Eğitimi...

Mehter takımında
Dersleri zayıftı ama Erdoğan sosyal bir öğrenciydi. Okulun bütün faaliyetlerinde yer alıyordu.
1972'de yapılan İstanbul liselerarası münazara yarışmasında, İstanbul İmam Hatip Lisesi'ne birinciliği getiren ekipte o da vardı.
Ayrıca okulun mehter takımında yer alıyor, uzun boylu olduğu için Mehteran'ın önünde sancak taşıyordu.
Bir yandan da İmam Hatip'in futbol takımında top koşturuyordu. Yıllar sonra sahada giydiği şort hatırlatıldığında gülecek ve "Bu yönden günahkâr olduğumu biliyorum" diyecekti.

Meczuplar ve hizmetkârlar
Velhasıl sınıfta arkadaşları Kur'an hatmederken o, sokakta, hayatın içindeydi.
Belki de yıllar sonra sınıf arkadaşlarına fark atmasının sırrı buradaydı.
Erdoğan'ın sınıf arkadaşlarından Abdurrahman Şen'in, Beysülen'e anlattığı bir anı bunu doğruluyor.
Şen, bir gün Karagümrük stadında hocaları Fevzi Bektaş'la Erdoğan'ın bir maçını izlediklerini anlatıyor. Erdoğan maçta çok iyi oynuyor. Çıkışta Bektaş, Şen'e Erdoğan'ın dersleri zayıf olduğu halde sahanın en iyilerinden olduğunu belirtip diyor ki:
"Bugün Kuran-ı Kerim'den, Arapçadan benden 9-10 alanlar, yarın birer hacı kızı alıp kenara çekilecekler. Bu ülkeye, bugün bu sahalarda top koşturanlar, sizler hizmet vereceksiniz."
Şen şöyle doğruluyor:
"Bugün bakıyorum, hakikaten bizim sınıfta Arapçası, Kuran'ı, meslek dersleri 9-10 olanlar, bugün birer köşeye çekildiler. Hatta bir kısmı kendilerini iyice meczuplaştırdı. Ama o günlerde kahveye kaçan, sinemaya giden, top oynayan, 'Bu ne biçim imam hatipli' diye eleştirilen öğrenciler, toplumun önünde iş yapan insanlar oldular."



Siyasete komşusu soktu
Dün, tek başına iktidar olamazsa siyaseti bırakacağını açıklayan Erdoğan, siyasete 33 yıl önce bir komşusunun önayak olması sonucu girmişti.
1973'te İmam Hatip'i bitirmiş, ertesi yıl İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne başlamıştı. O yıl, futbol sayesinde iş de bulmuştu.
Oynamakta olduğu Camialtı futbol takımından 1. Amatör Küme takımlarından İETT'ye transfer olunca İETT Altıntepe Müdürlüğü'nde işçi olarak işe alınmıştı.
Milli Selamet Partisi'nin meydanlara çıktığı yıllardı. Komşusu, hemşerisi, arkadaşı Nuri Avcı, MSP Gençlik Kolları Başkanı'ydı. Onu bir parti toplantısına götürdü. Sonra da partiye üye olmasını teklif etti. Ama Erdoğan'ın babası koyu AP'liydi. Böyle bir şeye asla izin vermezdi.
Erdoğan, "Üye olurum ama gizli kalsın, babam duymasın" dedi. Böylece, gizlice MSP'ye üye oldu.
Çok kısa zamanda girişkenliği sayesinde MSP'nin Beyoğlu Gençlik Kolları Başkanı olacak, bir yıl sonra da İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı'na terfi edecekti.


Sistem ve Erdoğan...
Erdoğan'ın yükselişinde sistemin payı var mı?
Kariyerinin değişik aşamalarına dikkatlice bakıldığında anlaşılıyor ki, istemeden de olsa aslen ona muhalif olan siyasal sistem, bu yükselişe omuz vermiş.
Hatırlatalım:
12 Eylül geldiğinde Erdoğan İETT'de çalışıyordu. Emine Hanım'la evlenmişti. İki çocuk babası olmuştu. Erbakan'ın gözdeleri arasına girmişti. MSP'nin Gençlik Kolları Başkanı idi.
Dönemin Sebil dergisi, onu "İslamcı gençliğin gerçek liderlerinden" diye tanımlıyordu.
12 Eylül'de askerle ilk kez karşılaştı. İETT'nin başına bir komando albay gelince kendi deyimiyle "farklı bir hava esti. O hava kendisine uymadı" ve istifasını verip ayrıldı. Daha 70'lerin sonunda İslamcı hareket tamamen ortadan çekilmişe benziyordu. Sonra ne oldu da birden palazlandı?
Erdoğan'ı yıllardır izleyen araştırmacı Ruşen Çakır'ın buna dair önemli bir gözlemi var: "12 Eylül'de ülkücü ve devrimci gençler hapislere dolduruldu. Gençlik boşta kaldı ve burayı büyük ölçüde İslamcılar doldurdu. Eğer onlar da o dönem ülkücüler ve devrimciler kadar telef olsalardı, belki bugün AKP'nin tek başına iktidarına kadar gelen süreç yaşanmazdı."

Ateşten gömlek
Erdoğan askerliğini yapıp döndüğünde ANAP kurulmuş, eski MSP'liler orada saf tutmuştu.
Yeni kurulan Refah Partisi adam bulamıyordu. Bu çalışma için görüştüğümüz Çakır'a göre, burada da kritik bir karar verdi. "Ateşten gömlek giydi" ve herkes Özal'ın peşine takılırken, -hatta söylenti doğruysa Özal kendisine özel kalem müdürlüğünü teklif etmişken- Erbakan'ı ve onun yeni partisi Refah'ı tercih etti.
Orada, çok daha hızlı sivrildi. Henüz 31 yaşında, Türkiye'nin en büyük kentinde il başkanı olmuştu. Bir süre sonra da milletvekili adayı olacaktı.

Sistemin hediyesi
Ruşen Çakır'a göre, Erdoğan'ın siyasal kariyerinde sistemden aldığı bir "büyük hediye" daha var: Şiir okuma nedeniyle gelen hapislik...
"Bu..." diyor Çakır, "...Erdoğan'a sistemin bir hediyesidir. Onu batırmak isterken tam tersine çıkardılar. Refahyol'un 28 Şubat deneyimi ile Erbakan ve kurmaylarının kötü sınav verişi de o döneme denk gelince Erdoğan'ın önü açıldı."
Tabii "hediyeler" ve tesadüflerle bireysel yeteneğin kesiştiği bu öyküye Erdoğan'ın baştan beri yanından ayırmadığı ekibini, Albayrak'ların finans imkânlarını, MÜSİAD çevrelerinin verdiği desteği de katıyor Çakır...
O destekler arasına son dönemeçte ABD de katılınca 60'ların imam hatip lisesi öğrencisinden 2000'lerin Başbakanı çıkıyor.

Liderler - Devlet Bahçeli

Bahçeli'nin sırları
Devlet Bahçeli, çocukken de, akademisyenken de, Türkeş'in yanındayken de hep şimdiki gibi ketum, mesafeli ve gösterişsizdi. Ama bu özelliği onun sessiz ve derinden tırmanışını engellemedi



MHP lideri Devlet Bahçeli miting kürsüsünden attığı bir yağlı urganla bu seçime damgasını vurdu. Aslında son ana kadar ortaya çıkmamış, ekranda görünmemiş, 1999'da olduğu gibi düşük bir profil ortaya koymuştu.
Bu sessizlik, bir seçim stratejisi mi?
NTV için hazırladığımız "Liderler belgeselleri"nin "Devlet Bahçeli" bölümü için çalışırken gördük ki ön planda olmayı sevmeyen bu tavır, bir kampanya taktiği değil, bir kişilik özelliği...
Bahçeli, çocukken de, akademisyenken de, Türkeş'in yanındayken de hep şimdiki gibi ketum, mesafeli ve gösterişsizdi. Ama bu özelliği, onun sessiz ve derinden tırmanışını engellemedi.
Devlet Bahçeli varlıklı bir aileye mensup olduğundan üniversiteye kadar hep özel okullarda okudu. MHP uzmanı yazar Kemal Can'a göre camiada "kolejli" diye tanınıyor.
Liseye İstanbul'da Akgün Koleji'nde başladı; Ata Koleji'nde tamamladı. İstanbul'un otoriterliğiyle ünlü 1. Ordu Komutanı Cemal Tural'ın eşi Suna Tural, lisede edebiyat öğretmeniydi. İlk milliyetçi kitapları o tavsiye etti.
1967'de Ankara İktisadi, Ticari İlimler Akademisi'ni kazandı. Dış Ticaret okuyordu. Annesiyle birlikte kalıyordu. Pek çok 68'li gibi, siyasete o dönem girdi. Türkeş'in Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin seminerlerine gidip geliyor, Akademi'nin ülkücü gençleriyle geziyordu. Solcuların egemenliğindeki Akademi'de Ülkü Ocakları'nı kurdu.
Ve 1969'da okulu solcuların elinden kurtarmak için ülkücülerle birlikte bir işgal eylemine önderlik etti.
Henüz 21 yaşındaydı.

Çatlı'nın hocası
1971'de mezun oldu ve okulda asistan olarak kaldı. Abdullah Çatlı, öğrencileri arasındaydı. Öğrencileri ve öğretim elemanları akademisyen Bahçeli'yi, bugünkü gibi ciddi, ağırbaşlı biri olarak anımsıyorlar. Yakınları ona "Devlet Abi" diye hitap ediyor. Okulun yakınlarındaki Ciğer 52'de yemek yiyor; yanında hesap ödemeye kimse cüret edemiyor.
O zaman da alnını ve ensesini açık bırakacak şekilde saç tıraşı oluyor. Nedenini soranlara şöyle diyor:
"Alnınız açık olsun ki övülecek bir iş yaptığınızda alnınızdan öpsünler; enseniz açık olsun ki kötü bir şey yaptığınızda şaplağı vursunlar."
Örgütçülüğüne akademisyenliğinde de devam ediyor; "Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Yüksekokullar Asistanları Derneği"nin (ÜNAY) kurucuları arasında yer alıyor. Ülkücü öğretim üyelerinin üniversitede kadrolaşması için çalışıyor.
Bugün adı Gazi Üniversitesi olan Akademi'den arkadaşı Rıza Ayhan, yazları çadırla tatile çıktıklarında, köylülerle sohbet edip memleket meselelerini tartışmaktan tatil yapamadan geri döndüklerini anlatıyor.
"Tatilin iyisi böyle olur" diyor Bahçeli... O yıllara ait "tek vukuat"ı var mahkeme kayıtlarında... 1978'de beyaz Renault'sunu ülkücü gençlere ödünç veriyor ve aracın bagajındaki portakal sandığından 2 makineli tüfek çıkıyor. Konu, Adana MHP davasında gündeme geliyor; ama Bahçeli'nin ifadesi alınmıyor.
12 Eylül'de hemen bütün siyasi dernekler kapatılırken Bahçeli'nin Üniversite Akademi ve Yüksekokullar Asistanları Derneği'ne dokunulmuyor.
Ama üniversite, Bahçeli'nin doktora tezine danışman hoca vermeyi geciktirerek engelleme yapıyor. Bahçeli bu yüzden tezini 10 yılda tamamlayabiliyor.

Evlilik hazırlığı
12 Eylül yıllarında üniversitedeki ülkücü arkadaşlarıyla MHP'nin "akademisyenler grubu" gibi çalışıyorlar.
Hamle ve Töre dergilerini çıkarıyorlar. Bahçeli o ara, siyasi faaliyetler yasaklanınca bir ev alıp döşüyor, evlenme hazırlığına girişiyor; üniversiteden bir arkadaşına "Ev hazır, şimdi içine bir hanımefendi bulmak kaldı" diyor. Ancak "memleket meseleleri" nedeniyle bu planı hep ertelemek zorunda kalıyor.
1987'de Türkeş'ten Milliyetçi Çalışma Partisi'ne davet alıyor. Ve o yıl, 19 Nisan'daki kongrede Genel Sekreter seçiliyor. O gün, kendisini siyasete girmeye teşvik eden babasının ölümünün 20. yıldönümü...
10 yıl yanında çalıştığı Başbuğ ölünce yerine geçiyor. Ve 1999'da, bir başka 19 Nisan sabahı, partisinin büyük zaferiyle milletvekili oluyor.
Sonrası?.. 10 gün sonra belli olacak.

Ferdi Tayfur hayranı
Diğer liderlerin tersine, Bahçeli'nin özel hayatı pek az biliniyor.
Fanatik Beşiktaşlı... Türk halk ve sanat müziklerini seviyor; arada Ferdi Tayfur dinliyor. Favori yemeği: Acılı Adana...
Asla ütüsüz pantolon, kravatsız elbise giymiyor.
Bekâr. Ankara'da ablası Serpil Hanım'la oturuyor.
1948'de Osmaniye'de doğmuş. Türkmen köklerine dayanan Bahçeli ailesi koyu CHP'li... İsmet Paşa hayranı olan babası Salih Bahçeli'nin ilk evliliğinden iki çocuğu var. İlk eşi vefat edince Saime Hanım'la evlenmiş. Ondan da 4 çocuğu olmuş.Oğullarına, gördüğü bir rüyadan isimler koymuş: Turan, Servet ve Devlet...



Harmandalı oynardı
Devlet Bahçeli'nin çocukluk izlerini süren Hacı Mehmet Duranoğlu, Osmaniye 7 Ocak İlkokulu'ndaki diploma defterine ulaştı:
Defterde doğum tarihi, doğum kaydı tutulmamış pek çok Anadolu çocuğunun olduğu gibi, 1 Ocak görünüyor. Diploma derecesi: Pekiyi...
Bahçeli'nin Yavrukurt'ken çekilmiş bir fotoğrafı da var. Ağabeyi Servet Bahçeli, Duranoğlu'na Bahçeli'nin çok iyi halay çektiğini anlatıyor: "Öğrenciliğinde, okul müsamerelerinde ben mandolin çalardım, Devlet harmandalı oynardı" diyor.

Monday, August 13, 2007

Johnson Mektubu

johnson mektubu
johnson mektubu

Amerika Türkiye'yi bir müdahaleden nasıl vazgeçirdi? 43. yıldönümü nedeniyle “Johnson Mektubu” belgeselini yayınlıyoruz.



Amerika Birleşik Devletleri başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen, Türkiye'nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla ve kaba bir üslupla yazılmış mektup.

Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaların artması ve Rum tarafının silahlanma kararı alması üzerine 2 Haziran 1964 tarihinde Türkiye hükümeti Kıbrıs’a çıkarma yapma kararını açıkladı ve gerekli hazırlıklara başladı. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nde de askeri hareketlilik artmaya başlamıştı. Yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan ABD, bölgede çıkacak bir savaşı kendi stratejik çıkarlarına aykırı bulmaktaydı. Bu nedenle ABD tarafı devreye girme ihtiyacı duydu. Başkan Johnson tarafından imzalanan ve daha sonraları “Johnson mektubu” olarak tarihe geçen ünlü mektup 5 Haziran 1964’te Türkiye başbakanı İnönü’ye iletildi.

Mektupta, Türkiye'nin adaya tek taraflı müdahalesinin Türk ve Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade edilmiştir. Türkiye'nin müdahale kararı almadan önce müttefiklerine danışması gerektiği anımsatılmıştır. Ayrıca bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO'nun böyle bir durumda Türkiye'yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmiştir. ABD'nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmiştir. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmiştir. İsmet İnönü 21 Haziran 1964’te ABD’ye giderek başkan Johnson ile bir görüşmede bulunmuştur.

Mektup hem Türk kamuoyunda hem de Türk dış politikasında yarattığı etki ile büyük önem taşımaktadır. Mektup çok sert ve kaba bir üslupla yazılmış, küçük düşürücü ifadelere yer vermiştir. Bir süre kamuoyundan gizlenen mektup hem yönetim kademelerinde hem de Türk halkında büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Ayrıca Türkiye-ABD ilişkilerinde ve Türk dış politikasında bazı önemli değişikliklerin habercisi olmuştur. O dönemde Batı bloğu içerisinde yer alan Türkiye, bu mektup sayesinde kendi ulusal çıkarlarının Batı bloğunun, özellikle de blok lideri ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği noktada bağımsız politikalar geliştirme konusunda sıkıntılar yaşanabileceğini görmüş, ABD'nin kimi zaman kendisini yalnız bırakabileceğini anlamıştır. Burada uluslararası sistemin de etkisi görülmektedir. İki kutuplu sistemde bloklar arasındaki ayrım sertleştiği oranda blok üyeleri, içinde yer aldıkları bloktan bağımsız politikalar geliştirmekte zorlanmaktadır. Nitekim bu tarihten sonra bloklar arasındaki ilişkilerin yumuşamaya başlamasının da etkisi ile Türkiye çok yönlü politikalar izlemeye başlamıştır. Dış politikada ABD'ye olan bağımlılık azalmış hatta en düşük seviyeye inmiş, Sovyetler Birliği ile yakınlaşma süreci başlamıştır.

ABD’nin sert tavrının nedenlerinden biri de o yıllarda Türkiye'nin stratejik öneminde görülen nispi azalmadır. ABD'nin 1960 yılında nükleer başlık taşıyabilen stratejik denizaltıları kullanmaya başlaması ile Türkiye’deki üslere olan ihtiyaç azalmıştır. Nitekim, ilerleyen süreçte Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’deki varlığı artmaya başlayınca hem Türkiye'nin hem de Doğu Akdeniz’in güvenliği açısından Kıbrıs’ın önemi artmıştır. Bu nedenle ABD, Kıbrıs sorununda Türkiye’ye karşı daha yumuşak bir tavır tercih etmeye başlamıştır.

Kaynak: Wikipedia

16 Mart Katliami

16 Mart katliami
16 Mart katliami

16 Mart 1978 Perşembe günü, İstanbul Üniversitesi ögrencilerinin üzerine atılan bomba 7 kişinin ölümüne, 47 kişinin yaralanmasına neden olmuştu.

16 Mart 2003′te CNN Türk’te yayınlanan “16 Mart katliamı” belgeselini (44 dakika) izleyebilirsiniz.

16 mart 1978′de İstanbul Üniversitesi’nden öğle üzeri dersten çıkan Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencilerine kimlikleri saptanamayan bir grup tarafından bombalı ve silahlı bir saldırı yapıldı.

Saldırıda Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt öldü, 41 öğrenci yaralandı. Olaydan sonra İstanbul Üniversitesi Senatosu, üniversiteyi süresiz kapatma kararı aldı.

Öğrencilerin üzerine bomba atanların içinde olduğu iddia edilen Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Hamit Akyüz, 17 nisan 1978′de İzmit’te yakalandı.

Saldırı nedeniyle İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde açılan davada, Ülkü Ocakları İstanbul Şubesi Başkanı Orhan Çakıroğlu, Kazım Ayaydın, Mehmet Gül, Ahmet Hamdi Paksoy ve Sıddık Polat yargılandı.

30 mart 1980′de biten davada Sıddık Polat’a 11 yıl hapis cezası verildi, diğer sanıklar beraat etti. Askeri Yargıtay’ın 5 ekim 1982 tarihli kararından sonra Sıddık Polat da beraat etti.

Dava, zamanaşımına uğramak üzereyken yeni delillerin ışığında olaydan 17 yıl sonra 1995 yılında İstanbul Altıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci kez açıldı.

1997′de İstanbul Barosu bünyesinde kurulan Susurluk Komisyonu’na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı.

Avukatlar bu belgeleri mahkemeye sundu ve Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan belge ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi. MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı’nın muhatap alınmasını istedi.

Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar, “MİT’in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı” gerekçesiyle davadan çekildi.

Ayrıca, büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin ‘gizli belgeleri açıkladığı’ iddiasıyla İstanbul Beşinci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve beraat etti.

16 mart 1978′de düzenlenen silahlı-bombalı saldırı nedeniyle açılan davanın, MİT’in istenen belgeleri göndermemesi ve bu nedenle davanın sonuçlanmaması nedeniyle avukatlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

Avukatlardan Hilmi Hanta, “16 martın çözülmesi demek, 12 eylülün çözülmesi demek. Onun için yıllardır MİT istenilen belgeyi göndermiyor. Aradan 25 yıl geçtiği halde deliller karartılıyor, toplanması engelleniyor” dedi.

SEYİR DEFTERİ-1919

seyir defteri
seyir defteri

1995 yılında ekrana gelen “Gölgedekiler” belgesel serisi içinde hazırlanan “Seyir Defteri-1919″ belgeseli.

Taka mı, transatlantik mi?

Konunun ciddiyetiyle bağdaşmayabilir ama, ne yapayım ki ben ne zaman Ban­dırma Vapuru tartışması açılsa hep o fıkrayı anımsıyorum:

Hani Bandırmaspor-Denizlispor futbol maçın­da Bandırma taraftarları “Bandırma… Bandır­ma…” diye tezahürat yaptıkça karşı taraftan De­nizlililer inatla bağırıyorlarmış:

“Bandırıcez… Bandırıcez…”

Yakın tarihimizin yanlış bir fotoğrafla üretilen bir yalandan ibaret oldu­ğunu iddia edenler, yanlış bir fotoğraf ortaya atıp, alternatif bir “yalan ta­rih” üretme arayışına gir­diler ve işin aslı anlaşılın­ca da hiç ses etmeden or­tadan kayboldular.

Çünkü Mustafa Kemal’siz bir yakın çağ Türk tarihi yazmaya çalışmak hadi en hafif tabiriyle söy­leyelim ayıptı ve maça “Bandırıcez” mantığıyla bakan bir fanatizmin izle­rini taşıyordu. Sonunda Atatürkçü Düşünce Der­neği, yanlış fotoğrafın izi­ni sürerek işin aslını orta­ya çıkardı ve bu “Bandırma-Bandırcez” inatlaşması da böylece sona erdi.

* * *

Peki neydi bunca gürültünün anlamı?

Neydi kanıtlanmaya çalışılan “tarihi gerçek"?

“Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a Padişah Vahdettin’in verdiği görevle gönderilmiş oluşu” mu?

Bunun böyle olduğunu anlamak için Nutuk’u bir kez dikkatle okumak yeterlidir. Atatürk, daha sonraları bu görevlendirmenin ayrıntılarını Falih Rıfkı’ya uzun uzadıya anlatmıştır.

“Gerçek” buysa, geminin kaç grostonluk oldu­ğunu tartışmanın ne önemi olabilir?

Vahdettin’in, Mustafa Kemal’e “Paşa, paşa… devleti kurtarabilirsin” dediği ve bir de altın saat hediye ettikten sonra Samsun’a uğurladığı bilinir­ken, Bandırma’nın boyutlarını abartmak, hangi tarih tartışmasına katkı sağlayabilir?

Tabii soruyu tersinden sormak da mümkün:

Mustafa Kemal’e verilen “görev", yöredeki ahalinin isyanını bastırmak olduğu halde, O’nun bunu tersine çevirip, ulusal direnişi başarıyla ör­gütleyerek sonuçlandırdığı bir tarihsel gerçek iken, Bandırma’nın boyutlarını küçültmek ve O’nu zavallı bir tekneye indirgemek kime ne ya­rar sağlayabilir ki?

Sevgili hocam Ahmet Taner Kışlalı ve konuya ilişkin duyarlılığını birkaç yazıyla ortaya koyan Hasan Pulur ne kadar itiraz etseler de kendi okul deneyimlerimden biliyorum ki Bandırma serüve­ninin orta öğrenim düzeyindeki karşılığı “pusulası olmayan külüstür bir takanın, tecrübesiz bir kaptanla bir geceyarısı gizlice Karadeniz’e açılması"dır. “3 gün 3 gece süren bu maceralı yolculuk sonunda Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmış ve mil­li mücadeleyi başlatmıştır.”

Oysa biraz kitap karıştıran herkesin kolayca öğ­renebileceği gibi gemi pusulasız değil, çift pusula­lıdır. Kaptanı İsmail Hakkı Bey’in o dönemde 28 yıllık deniz deneyimi vardır. Gemi, yola çıkmadan haftalarca önce bakıma alınmıştır. “Bir geceyarısı gizlice” değil, güpegündüz ve Saray’ın bilgisi da­hilinde yola çıkmıştır. Samsun’a çıkan yalnız Mus­tafa Kemal Paşa değildir. Yanında 18 silah arka­daşı vardır. Ve daha önceden Anadolu’ya geçen komutanların da öncülüğünde Anadolu’da milli mücadele çoktan başlamış, yerel kongreler, Cum­huriyet ilan edecek kadar iddialı bir savaşa giriş­mişlerdir.

Bunları bilmek, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki lider rolünün önemini azaltır mı? El­bette ki hayır.

Sadece, ülkemizin tarihini daha sağlıklı bir çer­çeveye oturtmamıza katkı sağlar.

Şimdi denilecektir ki, “bunların bilinmesine, öğretilmesine bir engel yok ki…” O halde, lütfen söyler misiniz, neden Bandırma Vapuru’nu kelle koltukta Samsun’a ulaştıran İsmail Hakkı Kaptan bütün yaşamını “kendisinin gemiyi pusulasız yola çıkaracak kadar deneyimsiz bir kaptan olmadığı­nı, Karadeniz’i de avucunun içi gibi bildiğini” an­latmaya çalışarak geçirmiştir? Neden 1940 yılında yaşama veda ederken yakınlarına “Sizlerden son isteğim Bandırma Vapuru’yla ilgili gerçekleri her­kese anlatmanızdır” diye vasiyet etmiştir?

** *

Söylemek istediğim şu:

“Bandırıcez” inatlaşmalarına karşı Bandırma’yı savunacağız derken, ulusal mücadeleye omuz ver­miş insanları, kaptanları, gemileri önemsizleştirirsek yalnızca tarihe değil, Mustafa Kemal’e de haksızlık etmiş oluruz.

Keşke okulda bize “Atatürk yoktu/ düşmanlar çoktu/ Atatürk geldi/ düşmanı yendi” şarkıları ye­rine düşmanın yenilişinin ayrıntılı tarihini anlatsalardı. Keşke Erzurum ve Sivas’tan önce de ulusal kongreler toplandığını, Mustafa Kemal’den önce de Anadolu’ya geçen komutanlar olduğunu öğ­renmiş olsaydık, Mustafa Kemal’e saygımız, sevgimiz azalır mıy­dı?

Kesinlikle hayır…

Ama öyle olsaydı, karşımıza Bandırma diye bir transatlantik resmi çıkardıklarında “Bunun ne önemi var ki” derdik, “O ve arkadaşları Vahdettin’in verdiği görevi tersine çevirmeyi ve halkın is­yanını bir potada eritmeyi başardılar. Böyle bir başarıya ancak şapka çıkarılır… Gittikleri geminin grostonu ne olursa olsun…”



Hazırlayan: Can Dündar

Çerkez Ethem Belgeseli

Çerkez Ethem Belgeseli
Hazırlayan: Mim Kemal Öke




Çerkez Ethem Türkiye'ye dönmesi istendiğinde şu cevabı verdi;

“Herkesin beni hain bildiği memleketime af yoluyla dönmem, ihaneti kabul etmem demektir, hakkımdaki gerçeği umuyorum ki, tarihçiler yazacaktır.”

Sözleri, kendisinin ne kadar "son vatan"ına düşkün olduğunun ve onurlu bir şekilde memleketine dönmek istediğinin en somut ifadesidir.


Yakın tarih yazarlarının "Çerkes Ethem"le ilgili görüşleri:


PROF DR. MÜMTAZER TÜRKÖNE

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında Çerkes Ethem’in payını kimse inkâr edemez. Öyleyse bir borcu yerine getirmeli; tarihimizle barışmak adına bu adamın itibarını iade etmeliyiz.



Tıpkı Enver Paşa’nın mezarının İstanbul’a nakledilmesi gibi, Çerkes Ethem’den kalanlar da Amman’dan Türkiye’ye getirilmeli ve Bandırma’da bir anıtmezara defnedilmelidir.


Bu eski yaranın sarılması da, Çerkes Ethem’in şahsında Millî Mücadele’nin ateşten günlerinde “son vatan”ı savunanlara, sonrasında yolları ayrı düşmüş olsa da itibarlarının iade edilmesiyle mümkündür.


AVNİ ÖZGÜREL RADİKAL GAZETESİ

Çerkes Ethem, “Elinin altında hayli maddi kaynak olmasına rağmen Yunanlılara teslim olma kararını verdiğinde cebindeki üç-beş kuruş dışında yanına bir şey almadı. Nitekim Atina'ya götürülüp tedavisine Almanya'da devam edilmesi kararı üzerine oradan ayrıldığında günlerce pekmeze ekmek banarak karnını doyurmaya çalıştığını da biliyoruz.”


“Şurası kesindir ki Ethem'e 'Çerkes' lakabını takan İsmet Paşa'dır. Kendisine sorulduğunda bunu 'övgü' olarak kullandığını söyler; ama Ethem öyle anılmaktan rahatsızdır: "Hepimiz Osmanlı'ydık... Eğer milliyet ve ırk tefriki yapılmaya kalkışılsaydı bu vatanda seceresi karışmamış kim kalırdı."


“Ethem'in Yozgat isyanlarını büyük bir maharet ve süratle bastırması da onu aynı yerde daha önce başarısız olmuş bazı kumandanların kıskançlık ve rekabet hislerine hedef haline getirdi.”

“Ancak Milli Mücadele şekillenmeye başladığında bir gelişme oldu ve Mustafa Kemal'in yakın çevresinde değişiklik yaşandı. Lider yola birlikte çıktığı kişilerden ayrıldı, mücadeleye sonradan hatta bir bakıma fazlaca inanmadan- katılan 'emir/kumanda adamları' ön plana geçti. Bu değişimin Mustafa Kemal'in arzusu olmaktan çok 'yeni gelenlerin manevrası' olduğu yolunda işaretler var.”


PROF. DR. TOKTAMIŞ ATEŞ

TBMM daha Ankara da çalışmaya başlamadan önce, Salihli cephesinde Yunan ilerlemesinin durdurulması ve iç ayaklanmaların bastırılmasında fevkalede önemli hizmetleri vardır. Hatta hiç abartmadan şunu söyleyebiliriz ki, Eğer Çerkes Ethem ve onun kuvvetleri olmasa idi, Ulusal Kurtuluş mücadelesi başlamadan ortadan kaldırılabilirdi.


YAVUZ BAHADIROĞLU - TARİHÇİ

Çerkes Ethem’in yok edilmesine karar verilmişti de, formül aranıyordu aslında. Çerkes Ethem’de kendini feda etmemek için direniyordu…


Burada Çerkes Ethem'in davranışını, hıyanetle değil olsa olsa, bir büyük fedakarlık, kendi varlığını feda eden bir oluşum olarak değerlendirmek olduğuna inanıyorum.


MUHİTTİN NALBANTOĞLU

Çerkes Ethem çok büyük bir vatansever, kurtuluş savaşının ilk günlerini düşünün, bir tek kişiye ihtiyaç duyulduğu günlerde, bu adam Yunanlıları sahillere çakılı bırakıyor, Anadolu ya bırakmıyor.


İSMET BOZDAĞ - TARİHÇİ

Nerede bir yangın varsa oraya yetişen bir Çerkes Ethem kuvvetleri vardı. Batı cephesi komutanlığına atanan İsmet İnönü'nün ilk işi Çerkes Ethemin ünvanını değiştirmek olmuştur.


CEMAL KUTAY - TARİHÇİ

Mondros mütarekesinden sonra ta meclisin kurulmasına kadar, ne Erzurum kongresinde, ne Balıkesir kongresinde, ne Alaşehir, ne Sivas kongresinde bulunmamış insanlar, İstanbul un işgalinden sonra sığınacak yerleri kalmadığı için, mecbur kaldılar Anadolu ya geldiler. Mücadele bunun mücadelesidir. Milli mücadelede öncekiler ve sonrakiler mücadelesidir…..


Ethem iki şık arasında tercihe mecbur bırakılmıştır; Ya üzerine sevk edilen askerlere karşı koyacak kardeş kanı dökülecektir, veyahutta bırakıp gidecektir. Nereye gidebilir? Yunana. Hayır en büyük tarihi hakikat şimdi size söyleyeceklerimdir. Ethem Yunan'a iltica etmemiştir. Ethem geciş hattı istemiştir.


İnsanlara Hain demek kolay, kaldi ki kendini müdafa etme hakkından mahrumsun, kahraman demekte kolay, çünkü kimse kendisine kahraman denilmesini tekzip etmez. Bizim milli mücadelemiz kronolojisi sıhhatle yazılmamış olan bir buhran dönemidir. Ethem yanına kimseyi almadan gitmiştir ve yanındakiler gelelim diye dayatmışlardır, dövüşelim demişlerdir, ikisini de reddetmiştir. Bir kulübesi bile olmayan bir nehir kıyısında kalbi duran bir adamın, layık olmadığı halde hain damgasıyla damgalanması vicdanları rahatsız etmektedir.


PROF DR. MİM KEMAL ÖKE

Merkezi otoritenin Çerkes Ethem'den sıkıntı duyması kaçınılmazdı, çünkü Anadolu da sadece bir milli direniş, sadece bir kuvayi milliye hareketi değil, bunun yanı sıra bir liderlik döğüşü de veriliyordu.İşte bu çerçevede Çerkes Ethem in büyümesi halk arasında muazzam bir kahraman olarak her girdiği yerde alkışlarla karşılanması, bazı kişileri tedirginliğe sevk etmiştir. İsmet İnönü'nün her zamanki tavrıyla Çerkes Ethem ve ağabeyleri aleyhinde bazı propagandalarda bulunduğunu da söyleyebiliriz…..


İşte bu çerceve içinde Çerkes Ethem arkadaşları ile, Yunan ordusu ve Türk Ordusu arasında kalır İşte orada o önemli kavşakta, bir ikilem içindedir. Ne yapacaktır? İşte bu Yiğit Adam saflarında döğüştüğü Anadolu insanıyla kılıç kılıça gelmekten çekinerek, Yunanlılarla görüşerek sadece bir çıkış noktası istemiştir. Anadolu daki mücadeleyi akamete uğratmamak ve bir savaşa dönüştürmemek için yurtdışına gitmek için bir geçit noktası istemiştir.Hatta arkadaşlarına döner derki; Siz silahlarınızı bırakıp Kuvayi Milliyeye döneceksiniz, onlarla birlikte savaşacaksınız.


ÇERKES ETHEM BEY

"Çok hatalarım olmuştur, ama asla vatan haini olmadım..."

Sunday, August 12, 2007

Sivas Cehennemi

Sivas Cehennemi
Sivas Cehennemi

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak Otelinde yakılarak katledilen aydınlarımızın anısına.

Wednesday, August 08, 2007

Derin Devlet

6 Şubat 2007 tarihinde NTV'de yayınlanan 2 saat 25 dakikalık programı sitemizde izleyeleyebilirsiniz...




Konu: Derin devlet

Konuklar: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mithat Sancar, Eski Kültür Bakanı, Büyük Birlik Partisi Genel Başkan Başdanışmanı Namık Kemal Zeybek, Galatasaray Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi-Yazar Prof. Dr. Ahmet İnsel, Gazeteci – Yazar Ömer Lütfi Mete, Eski Kültür Bakanı, Eski TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar ve Eski MİT İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş

Can Dündar: Merhaba. Yıllardır hepimizin aklını kurcalayan bir soruya yanıt arayacağız bugün, Türkiye'de olup biten her şeyi bilen, denetleyen, etkileyen gizli bir derin devlet mi var? Yoksa devletin hukuksuzluklarını ve bunun sorumlularını gizleyen adı derin devlet olan bir yasadışı örgütlenmeyle mi karşı karşıyayız. Bu her devlet için mecburiyet mi, yoksa gizli bambaşka bir devlet mi? Hazır olun! Neden başlıyor. Hrant Dink cinayeti, 70'lerden beri bütün faili meçhul cinayetlerde akla gelen soruyu yeniden gündeme taşıdı; cinayetin ardında derin devlet mi var? Tetikçilerin, daha önceki eylemlerinde bir koruma kalkanıyla kollanması, ihbarların ciddiye alınmaması bu ihtimali gündeme getirdi. Başbakan bu vesileyle birkaç kez derin devleti telaffuz etti. Tetikçiyle karakolda çekilen görüntüler, emniyet-jandarma arasındaki çekişmeler bu söylentilere tuz biber ekti. Bu gece burada Dink cinayeti ve soruşturması bağlamında derin devleti tartışacağız. Konunun her cephesinden çok önemli konuklarımız var. İstihbaratçılar, yazarlar, politikacılar, akademisyenler. Derin devlet var diyenler, yok diyenler, yok edilmeli diyenler, keşke olsa diyenler. Sizlere hemen onları tanıştırayım. En başta Profesör Doktor Mithat Sancar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi, aynı zamanda "devlet aklı kıskacında hukuk devleti" başlıklı bir kitabı var ve geçmişle hesaplaşma sorunları kitabında da benzer deneyimlerin dünyada nasıl ele alındığını işledi. Hoşgeldiniz.

Mithat Sancar: Hoşbulduk.

Can Dündar: Hemen yanında Namık Kemal Zeybek, Eski Kültür Bakanı, halen Büyük Birlik Partisi Genel Başkan Başdanışmanı. Hoşgeldiniz.

Namık Kemal Zeybek: Sağolunuz efendim.

Can Dündar: Hemen yanında Profesör Doktor Ahmet İnsel, Galatasaray Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi, aynı zamanda yazar.

Ahmet insel: Hoşbulduk.

Can Dündar: Ömer Lütfi Mete, yazar-senarist. Kendisini Mahir Kaynak ile birlikte yazdığı "tanımlanamayan güç: derin devlet" kitabıyla biliyoruz. Aynı zamanda derin devleti anlatan pek çok televizyon dizisinde de imzasını gördük. Hoşgeldiniz Ömer Lütfi bey.

Ömer Lütfi Mete: Teşekkür ederim.

Can Dündar: Bir başka aslında hem kültür bakanı, hem senarist yazar diyeceğim yeni göreviyle Fikri Sağlar. Eski Kültür Bakanı ama bu gece daha çok Türkiye Büyük Millet Meclisi Susurluk Araştırma Komisyonu Üyesi sıfatıyla daha çok bilgilerinden yararlanacağız ama tabi "kod adı susurluk: derin ilişkiler" kitabıyla da burada varlığı ile bizlerle olacak. Aynı adla gösterime giren dizinin yapımcısı, senaristi. Hoşgeldiniz.

Fikri Sağlar: Hoşbulduk, iyi akşamlar.

Can Dündar: İyi akşamlar ve Nuri Gündeş, Eski İstanbul MİT Bölge Müdürü ve halen Tüm Özel Güvenlik Dernekleri Federasyonu Başkanı. Doğru söyledim mi?

Nuri Gündeş: Ben hiçbir zaman müdür olmadım, hep başkan oldum.

Can Dündar: Hep başkan oldunuz.

Nuri Gündeş: Evet.

Can Dündar: Düzeltiyorum, Eski İstanbul Bölge Başkanı.

Nuri Gündeş: Aynı zamanda yurtdışı istihbarat başkanlığından emekli oldum.

Can Dündar: Hoşgeldiniz.

Nuri Gündeş: Sağolun, teşekkür ederim.

Can Dündar: Efendim stüdyomuzda ayrıca stüdyomuzda İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi’nden öğrenci arkadaşlarımız var. Onlar da sorularıyla bizlere katılacaklar. Sizler de İnternet aracılığıyla bize sorularınızı, görüşlerinizi, önerilerinizi iletebilirsiniz. Elektronik posta adresimiz, neden@ntv.com.tr Tartışmamıza geçmeden önce İrfan Bozan'ın "derin devlet" dosyasını izleyelim.

Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan): Derin devlet var mı, derin devlet vardır. Şu anda yine söylüyorum var. Diyorlar ki; varsa çıkar meydana. O kadar kolaysa bugüne kadar siz çıkarsaydınız.

-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir hafta içinde derin devleti konu alan 3’ncü konuşmasını hafta sonu İzmir'de yaptı. Üstüne basa basa "derin devlet var" dedi. Peki başbakan'a göre neydi derin devlet?

Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan): Nasıl tanımlıyorsunuz derseniz buna bir tanım getireyim. Bir kısım kamu görevlilerinin kendince kutsal saydığı değerler için hukukun dışına çıkmak suretiyle adeta bir çeteleşme haline girmesi derin devletin ta kendisidir.

-Başbakana göre derin devlet: kamu görevlilerinin çeteleşmesi. Tüm Türkiye Hrant Dink cinayetini konuşurken Başbakan Erdoğan'ın bu sözleri söylemesi anlamlıydı. "Cinayeti derin devlet işledi" demedi ama bir tartışmayı da ateşledi.

Erkan Mumcu (Anavatan Partisi Genel Başkanı): Sizin sığlığınız yüzünden oradaki çeteler, derindeymiş gibi gözüküyor.

Mehmet Ağar (Doğru Yol Partisi Genel Başkanı): Başbakan'ın elini tutan mı var acaba bu konuda araştırma yapmasında, soruşturma yapmasında.

Deniz Baykal (Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı): Başbakan derin devletten konuşacağına 11 ay önce kendisine yapılmış olan ihbarın gereğini niye yerine getiremedi?

-Derin devlet tartışmalarını Türkiye'de ilk defa Başbakan Erdoğan başlatmadı. Defalarca başbakanlık yapmış, devletin zirvesinde 7 yıl geçirmiş isim Süleyman Demirel de bu konuda konuşan isimlerdendi.

Süleyman Demirel (Eski Cumhurbaşkanı): Bizim ülkemizde bir devlet var, bir derin devlet var. Birisi yedek, birisi asıl. Yani asıl olması lazım gelen devlet yedek, yedek olması lazım gelen devlet asıl.

-Hiç kuşku yok ki Türkiye için önemli kırılma noktalarından biri 3 Kasım 1996'da Susurlukta meydana gelen trafik kazasıydı. Aynı araç içinde bir polis şefinin, bir milletvekilinin ve bir kanun kaçağının bulunması herkesi şoka soktu. Kanun kaçağının üzerinden eski bir emniyet genel müdürü olan Mehmet Ağar imzalı kimlik çıkıp aracın bagajı da cephanelikten farksız olunca Türkiye kendini derin devleti, çeteleri, kontrgerillayı tartışırken buldu.

Ergin Cinmen (Avukat): Susurluk’ta ortaya çıkan somut derin devlet denen yapılanmaydı. Yani derin devlette devletin içinde odaklanmış suç çeteleridir.

-Susurluk sürecine aktif müdahil olan avukatlardan Ergin Cinmen ortaya çıkanın derin devlet olduğu görüşünde.

Ergin Cinmen (Avukat): Başbakan Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkan Vekili Kutlu Savaş'ı göreve çağırdı. Dedi ki; git bunu araştır tam yetkiyle ve bu suç ilişkilerini ortaya çıkar dedi. Burada Kutlu Savaş devletin ilgili birimlerinin veya devletin ilgili birimlerinin bilgisi tahtında bu yapılanmanın hangi suçları işlediğini söyledi bir liste çıkardı. Bu devletin arşivine girdi artık.

-Bazı bölümü sansürlenen raporda Cinmen'in bahsettiği liste bölümü şu şekildeydi; Susurluk olayı bir bütündür ve olaylar zincirinden ibarettir. İstanbul'da Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün öldürülmesi, Diyarbakır'da Yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da Tarık Ümit olayı ile Azerbaycan'da ihtilâl denemesi, Bodrum'da Hikmet Babataş cinayeti, Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte Ankara'da cereyan eden olayın muhtelif veçheleridir. Susurlukla beraber Türkiye'nin faili meçhul kalmış olayları da masaya yatırıldı. Gazeteci Nail Güreli, 34 kişinin öldüğü ve faillerinin bulunamadığı 1 Mayıs 1977'yi yani bizzat tanık olduklarını anlatan kitabını güncelleyerek tekrar yayımladı.

Nail Güreli (Gazeteci): Tetikçileri ortaya çıkmadı yani tetikçisi dahi bulunamadı ki tetikçi bulunsa dahi tetikçinin arkasındaki eller ve beyin kimdi o hiç ortaya çıkmadı. Ancak tabi ondan sonraki cinayetlerde de günümüzde de kullanılan kısaca derin devlet diye tanımlanan bir gücün veya bir organizasyonun planlaması, tertibi olduğu muhakkak, hemen hemen muhakkak.

-1977 yılının 1 Mayıs’ında Disk'in öncülüğünde onbinlerce kişi Taksim alanını doldurmuştu. Disk Genel Başkanı Kemal Türkler'in konuşması sırasında silahlar patladı çıkan panikte 28 kişi ezilerek 6 kişi de kurşun yarasıyla hayatını kaybetti.

Nail Güreli (Gazeteci): Otel,in 5’nci katı Intercontinental bugünkü Marmara Oteli’nin 5’nci katında 510-511 numaralı odalar esrarengiz odalar, onlar esrarengiz olarak kaldı ama o odanın camlarının içeriden kurşun deliğiyle delindiği görülüyor. Yani ateş dışarıdan değil, otelin o odasından dışarı ateş edildiği belli.

-Ne odalarda kimlerin kaldığı ne de sular idaresinin üzerinden ateş edenlerin kimler olduğu bulundu. Soruşturmalar hiçbir sonuç vermedi. Türkiye tarihinde cinnet günleri arasında yerini alan ve 11 kişinin hayatını kaybettiği, azınlıklara ait binlerce mağazanın, evin tahrip edildiği 6-7 Eylül olayları da halen sırrını koruyor. Atatürk'ün Selanik’teki evine bomba atıldığı haberiyle sokağa dökülenler azınlıklara ait her şeyi tahrip ettiler. Olaylarla ilgili biri hemen olaylar ertesinde, diğeri de Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılandığı Yassıadada olmak üzere iki dava açıldı.

Yrd. Doç. Dr. Elçin Macar (Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi): Bunlarda yazılanlara, çizilenlere, konuşulanlara baktığımızda bu işin sistematik olduğu anlaşılıyor. Örneğin Korgeneral Refik Tulga ki 27 Mayıs sonrası İstanbul valisi olacaktır. Saldırganların İstanbul dışından olduklarını, tek tip sopalar taşıdıklarını söylüyor. 4-6 Eylül arası 22 bin pankart dağıtıldığı Kıbrıs Türktür Cemiyeti İstanbul’da anlaşılıyor.

-Bugün devletin arşivlerinde olaylara karıştığı gerekçesiyle gözaltına alınanların serbest bırakılmasını isteyen telgraf metinlerinden başka hiç bir belgenin olmadığı bu olayların mimarı kimlerdi. Elçin Macar emekli bir orgeneralin söylediklerine dikkat çekiyor.

Yrd. Doç. Dr. Elçin Macar (Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi): Bence bu konuda en ilginç ifadeyi 2005 yılında Aksiyon dergisinde Emekli Orgeneral Aytaç Yalman kullandı ve aynen ifadesi şöyle; 6-7 Eylül olaylarında 15 yaşındaydım. Bir devlet terörü yaşandı, bugüne kadar devletin içinde olduğu böyle olaylar oldu ve olmaya da devam edecek.

-Derin devletten başlayarak, içinde kontrgerilla, çete geçen cümlelerden Türkiye yakasını kurtarabilecek mi? Türkiye'yi sarsan cinayet diye başlayan haber cümleleri bitecek mi? Avukat Ergin Cinmen'e göre, bu sorulara evet yanıtı vermek mümkün.

Ergin Cinmen (Avukat): Derinlerde bir şey yok, onun için çıkarılması çok kolay. Savcıların önüne gelmesi için bunu polisin savcının önüne getirmesi lazım. Polis son derece de siyasi bir makama bağlı. Dolayısıyla siyasi irade istemez ise veya istememek durumunda kalırsa biz bu derinleşmemiş suç ilişkileriyle devam etmek durumunda kalacağız. Bu durumda kimse emniyette değildir, onu ben size söyleyeyim yani.

Can Dündar: Derin bir mevzu ve derin bu mevzuya Profesör Doktor Mithat Sancar ile başlamak istiyorum. Hocam biraz karışık görünüyor, hepimizin zihni karışık. Onu aydınlatmak için başta kavramları yerli yerine oturtmak için önce size söz vermek istiyorum. Yedek devletten söz ediyor, asıl devletten söz ediyor, asıl devletten söz ediyor eski cumhurbaşkanı. Derin devlet, asıl devlet nedir bu kavramlar? Nasıl anlamalıyız bunu? Farkı nedir yedek devletin asıl devletten?

Mithat Sancar: Şimdi tabi bu kavramları yerli yerine oturtmak kolay değil. Yani benim de bunu başarabileceğimi dair kuşkularım var ama yine de 1-2 şeyi birbirinden ayırmanın bir yol gösterici işlev göreceğini düşünüyorum. Bir defa bir zihniyet olarak ele almak gerekiyor bütün bu konuşulanları. Bu zihniyetin de adı var, o da hani hikmeti hükümet ya da devlet aklı dersiniz, isteyen başka kavramlar kullanır ama Türkiye’de bilinen iki kavram var. Devlet aklı diyorum ben, diğer adı da eski Türkçe ile hikmeti hükümettir. Bunun özü şudur; devletin menfaatleri gerektiriyorsa, devlet kendi koyduğu kurallardan sapabilir. Devlet aklı zihniyetinin en yalın tanımı budur. Hatta bu kavram tabi 16’ncı yüzyılda ortaya çıkmış bir kavram ama oraya girmeyelim, kafaları daha fazla karıştırmayalım ama daha net şunu söyleyelim; o zamanlar sorulan soru şuydu; 1500’lerde yazılan kitaplarda sorulan soru şuydu; hükümdar eğer devletin menfaatleri gerektiriyorsa yani kendi otoritesini menfaatleri gerektiriyorsa hukuktan ve ahlaktan sapabilir mi? Devletin etik ve hukuk kurallarına aykırı davranma yetkisi var mıdır? Şimdi bugün güncelleyerek söyleyelim, bu zihniyete sahip devletlerde ya da toplumlarda bu zihniyetin etkili olduğu yerlerde derin devlet diye tanımlanan bütün bu olguları belli bir çerçeveye oturtmamız mümkün olacaktır. Şimdi eğer devlet içinde hangi birimde olursa olsun bu zihniyete evet diyen güçlü bir ekip varsa, güçlü bir örgütlenme varsa, güçlü bir kabul varsa toplumda da bu kabulün güçlü ya da zayıf ama bir karşılığı varsa o zaman bunun üstüne diğer kavramlarla ifade edilen örgütlenmeleri oturtmak mümkündür. Şimdi bunu bir defa bir yana koyalım, devlet aklıyla bağlantılı 1-2 kavram daha var. Biri devlet aklı kavramının sürekli işler kalabilmesi için yani devlete hukuktan sapma yetkisini veren bir zihniyetin güçlü kalabilmesi için iç düşman kavramına ihtiyaç var. Toplumda farklı düşünenleri farklı kimlikte olanları, farklı talepleri olanları büyük bir gücün, egemen bir gücün veya yönetici gücün muhalif olarak değil, farklı düşünen olarak değil, düşman olarak nitelemesi. Çünkü ancak o zaman devletin ali çıkarlarının devletin tehlikede olduğu durumlarda hukuk dışı yollarla korunmasını savunmak daha kolay oluyor. Buna eklenen bir başka kavram var, bu da 1600’lerde ortaya atılan bir kavram, kutsallık. Şimdi siz devletin düzeninde belli kavramlara, belli değerlere kutsallık tanırsanız bunlara muhalefeti de sıradan bir muhalefet olarak göremezsiniz. Modern devlet 1600’lerde kuruldu, oluştu şimdi içinde yaşadığımız yapı, bütün dünyada egemen olan yapı. Bunun ilk örneği de mutlak monarşiydi. Mutlak monarşi kiliseye karşı mücadele ederken bir kutsalın yerine bir başka kutsalı koydu ve mutlakıyet böyle oluştu. Şimdi bugünün toplumlarında da kutsalı böyle kullanırsanız yani devlete veya belli değerlere işte kutsallık atfederseniz o zaman bunlara karşı çıkanları olağan muhalifler, farklı düşünenler olarak değil dinsel anlamda zındık, sapkın, siyasal anlamda da hain, düşman ilan edersiniz.

Can Dündar: Peki bu Demirel’in dediğine uyan bir şey mi? Yani bir asıl devlet var, onun bir de hukuksuz yedeği mi var?

Mithat Sancar: Şöyle; bu aslında devlet içinde gördüğümüz devlet içinde devlet nedir, onu çok açık tanımlayalım. Devlet 3 erkten oluşur. Bu 3 erk dışında bir kurum yoktur aslında. Bu erk’ler yasama, yürütme ve yargıdır. Diğer bütün erkleri bunlardan birinin altına koyabilirsiniz ve bir devlet modern devletlerin hepsinin anayasası vardır. Anayasalarıyla kendilerini tanımlarlar. Derler ki; ben şöyle bir devletim. Şimdi bu ilkelerden sapan, bu ilkelerden sapmayı meşru gören bir zihniyet işte bu görünen devletten uzaklaştığı için bu adlar ortaya çıkıyor. Yani anayasada konan temel ilkeleri ihlal edebilirim. Devletin hiçbir eylem ve işlemi hukuk dışı olamaz. Bir de idarenin yasallığı ilkesi gereği devletin bütün birimleri kanunla kurulur. Yani kanunsuz idare olmaz. Şimdi siz bunun dışına çıkmayı meşru görürseniz o zaman görünen anayasanızda niteliklerini vurguladığınız devletin dışında bir yapıya gitmiş olursunuz. Buradan çok kısa uzatmadan, hemen bir diğer kavrama geçeyim. Bu zihniyetin egemen olduğu devletlerde somut bir teşkilata bir çeteye mutlaka ihtiyaç yoktur derin devletten söz etmek için. Gerekli görüldüğünde, ihtiyaç duyulduğunda kanunlarla, kayıtlanmamış, kanunlarla tanımlanmamış gayri resmi birimler oluşturulur, bu zihniyet bunu her türlü aracı. Çünkü meşru gören bir anlayıştır. Devletin yüksek çıkarı diye nitelediği değerler için her türlü aracı kullanmayı meşru görür. O halde ihtiyaç duyarsa kanun dışı suçlulardan veya suçlu olmayanlardan devlet memuru olsun, olmasın insanları istihdam edebilir, bir çete kurabilir, bir örgüt kurabilir ama bu örgütün işleyebilmesi için devletin devlet aklıyla yönetilmesine elverişli bir ortamın bulunması gerekiyor. Şunu demek istiyorum; bir çete bizim Türkiye tarihinde gördüğümüz örneklerden de söz edebiliriz ama belki onlara daha sonra gireceğiz. Böyle bir örgütlenme, böyle bir teşkilat varsa bir defa yasama yetkisini kullanıyor demektir. Bu ne demektir? Yasama aslında sadece kural koyma değildir. Egemenlik sadece kural koyma değildir, kuralı ihlal etme kudretidir aynı zamanda. Kendine kuralı ihlal etme kudretini gören yani devletin koyduğu kuralların dışında faaliyet gösterme en ağır suçları işleme iktidarını gören bir güç aslında yasamayı kendine almış demektir, yasama yetkisini devre dışı bırakmış demektir. Geliyorum bir şey daha söyleyip ...

Can Dündar: Yani ayrı bir devletten söz etmiyoruz.

Mithat Sancar: Hayır bu devlet içinde bir zihniyet ve bunun yayılımı.

Can Dündar: Devletin içindeki bir zihniyet zaman zaman bunu ...

Mithat Sancar: Peki şöyle de diyelim yani.

Can Dündar: Toparlarsanız lütfen sayın Zeybek’e söz vereceğim.

Mithat Sancar: Hemen toparlıyorum. Yürütme zaten icraatlarla konuyor, bu yetkiyi kullanıyor. Bir tür devlet çıkıyor ama kendi görünen devletin kurallarına aykırı davranma yetkisi olan bir yapı. Son olarak şunu söyleyeyim, çok önemli. Güvenlik aygıtı içinde bu çeteye eğer varsa, dahil olan kişiler olabilir, olmayanlarda olabilir. Onlar da bu zihniyetin etkisiyle önlerine gelen olaylarda işlerini kolaylaştırıcı işlev görürler ve son olarak yargı. Olaylar yargıya intikal ettiğinde birinin merkezden yargıçlara ve yüksek mahkemelere emir vermesine gerek yok böyle zamanlarda. Eğer devlet aklı gerçekten çok yaygın ve etkiliyse o zaman bu tür olaylarda yani hukuk dışına çıkma kudretinde kendinde gören örgütlenmelere karşı yargının da ya müsamahakar veya görmezden gelen bir tavır takınması söz konusu olur. Kısaca yani bu çerçevede bakarsak sanırım çok daha iyi anlayabiliriz.

Can Dündar: Bu bir reflekstir diyorsunuz. Yani kendiliğinden de devreye girebilen. İlla talimat gerektirmeyen bir refleks.

Mithat Sancar: Talimat gerektirmez, illa örgüt gerektirmez ama örgütte varolur, bu emir komuta zinciri gerektirmez o zaman, o da olabilir.

Can Dündar: Teşekkürler, sağolun. Sayın Zeybek siz yıllarca o devletin içinde en üst düzeyde görev yaptınız. Siz bir demecinizde devletin derinlikleri tabirini kullanıyorsunuz, derin devletten ziyade devletin derinlikleri vardır ve olmalıdır diye. Nedir bu derinlikler? Ne anlamalıyız bundan?

Namık Kemal Zeybek: Efendim öncelikle derin devlet sözünün devlet içindeki bazı kanun dışı çeteleşmeler için kullanılmasını ben doğru bulmuyorum. Şu bakımdan doğru bulmuyorum; devlet sözünün bir itibarı vardır. Çünkü devletler lazımdır yani devletlerden oluşan bir dünyada bir halkın öz devleti yoksa yazık olur o halka, ezilir o halk. Dolayısıyla devlet halk için vardır, olmalıdır bizim halkımız, milletimiz için de Türkiye Cumhuriyeti devleti vardır ve iyi ki vardır. Yani böyle güzel bir kavramı çeteleşmeler ve kanun dışı işlerle ilgili olarak derin sözünü de üstelik katarak kullanmayı ben doğru bulmuyorum. Bunların adı devlet içinde kümeleşmiş olan kanun dışı bir takım hareketlerdir. Devletin derinliklerine gelince, bir devlet kurulduğu zaman kurucu iradenin o devletin varlığını, birliğini ve o devletin kuruluş amaçlarına uygun olarak yaşamasını sağlamak üzere aldığı önlemler vardır. Nedir? Anayasadır, temel yasalardır ve genel olarak da devletin bu yasalar ve anayasa doğrultusunda çalışmasını sağlayacak kurumlardır ve ilkelerdir. Şimdi devletin derinliklerine. Şimdi devletle hükümet kavramları çok güzel, çok defa karıştırılıyor. Hükümet başka bir şey, devlet başka bir şey. Yani hocamızın söylediği gibi hükümet sonunda yürütme erkinin bir bölümüdür ama yürütme erkinin kendisi bile değildir. Yürütmenin başı cumhurbaşkanıdır bizim anayasamıza göre. Fiilen yürütme yetkisini siyasi anlamda kullanan elbette ki hükümetlerdir ama o hükümetlerin görüşlerinin ve işlerinin hayata geçmesini sağlayan bir de bürokrasimiz vardır. Askeri bürokrasimiz vardır, sivil bürokrasimiz vardır. Açık bürokrasimiz vardır, kapalı bürokrasimiz vardır. Olmalıdır, devlet olmanın gereğidir bunlar. Şimdi burada söylediğim şu devletin derinliği; yani bir hükümet isterse 550 milletvekili çıkarsın isterse, söz gelimi sokaktan birisini alarak ya da en altlardan birisini alarak genelkurmay başkanı yapamaz. Onun alanı sadece ordu içindeki terfi sistemine göre kendisinin önüne gelen bir kaç orgeneralden birisini yapar, o da çok cesursa, çok kararlıysa sonunda bir korgenerali yapar, orgeneralleri emekli etmek suretiyle sistem içinde. Hükümet sokaktan bir adamı alarak kaymakam yapamaz. Yani devletin derinliklerinde kimin kaymakam olacağı yasalarla belirlenmiştir, yasalarla. Yani devletin derinliği derken kastettiğim budur. Yani bu anlamda işte bütün bunların dengesinden hükümetin katkılarıyla birlikte devletin derinlikleri oluşur. Her devlette böyledir, bizde de böyle olmalıdır. Aksi halde bunun sonucunda hiç istenmeyen şeyler olur. Yani düşünün ki Türkiye’de çoğunluğu alan bir hükümet Türkiye’yi yönetmeye başladı ve ben halkın iradesini, milli iradeyi temsil ediyorum diye bütün kurumlarla istediği gibi kural tanımadan oynamaya başladı. Bunun sonu ne olur? Bunun sonu birincisi çoğunluk diktatöryasıdır yani demokrasinin ortadan kalkmasıdır. İkinci adım da karmaşadır ve anarşidir. Benim kastettiğim bu ama devletin içinde kümeleşmiş olan çeteler olabilir, her zaman vardır. Hangi amaçla, niyetleri ne olursa olsun yaptıkları şey eğer kanunlara aykırıysa bu yanlıştır, olmamalıdır ama şimdi bir başbakanın kalkıp bu konuyu meydanlarda seçmenlerine bağıra çağıra şikayet etmesini de ben anlamlı bulmuyorum. Hele o resim çektiren 2 kişiyi yani Samsun’da resim çektiren 2 kişiyi sanki derin devlet bu 2 kişi, bu en alt düzeydeki memurlarmış gibi hedef tahtası haline getirip de sululuk laflarını karıştırarak, “bu ne sululuk” diye bağırarak hedef göstermesini ve konuyu bu sulu düzeye indirmesini de son derece yanlış buluyorum ve devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz buluyorum.

Can Dündar: Devletin yani kurallar devleti korumaya yeterli kalmadığı yerde devletin kural dışına çıkma refleksi, ihtiyacı olur mu?

Namık Kemal Zeybek: Efendim devletin kuralları yeterli kalmıyorsa devlet yine hukuk devleti içinde kalmak şartıyla yeni kurallar koyar ve onları uygular ama kim karar verecek yani devleti koruma konusuna. O kişinin ya da kişilerin doğru düşündüğünü kim bilecek? Nereden bileceğiz? Böyle bir şeyi biz meşru sayarsak yani o zaman devlet halkını koruyan, halkının asayiş ve emniyetini sağlayan yani güvenliğini sağlayan ve dirlik düzenini sağlayan bir kurum olmaktan çıkar, tam tersine halka zulmeden bir kurum haline dönüşebilir. Dolayısıyla böyle bir şey asla meşru görülemez ve doğru görülemez.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim. Kısa bir ara vereceğiz. Ondan sonra derin devlet tartışmasına diğer konuklarımızla devam edeceğiz. Bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Derin devleti ya da Namık Kemal Zeybek’in deyimiyle derinlerdeki devlet, devletin derinliklerini tartışmaya devam ediyoruz. Ahmet İnsel ile devam edeceğim. Tabi derin devlet kavramı var ama bir de görüyoruz ki son dönemde yaygınlaşan, buna sahip çıkan bir milliyetçi hareket var. Bir derin milletten de söz etmek mümkün mü bu anlamda? Buna sahip çıkan insanlar açısından?

Ahmet İnsel: Elbette böyle bir son dönemde iyice ortaya çıkan, son 10-15 yılda iyice ortaya çıkan ama daha önceden biraz evvel 6-7 Eylül olaylarından bahsedildi filmde. Orada harekete geçirilen, bindirilmiş kıtalar gibi harekete geçirilmeye hazır bir güruh var. Fakat şöyle bir genel toparlama yapmak gerekirse bir kavramı ayırmak lazım. Siz ilk sunuşta iç ve dış düşmanlara karşı bir teyakkuz hali dediniz. Bu devletin içindeki örgütlenmelerde yasal ve yasadışı örgütlenmelerde iki şeyi ayırmak lazım. Birincisi, bütün devletlerde varolan istihbarat teşkilatların işi olan genellikle ve devletin veya hükümetin dış düşman olarak veya dış tehlike olarak algıladığı tehlikelere karşı bir örgütlenmesi vardır. İstihbarat teşkilatlarının casusluk ve karşı casusluk teşkilatları bunu yaparlar. Eylem de yaparlar bazı durumlarda. Bu ortaya çıktığı zaman da genellikle ya cezalandırılır çok aşırı şeyler yaptıkları zaman cezalandırılır veya ortaya çıkmaz bir şekilde devam eder. Buna karşı toplumlar, demokratik toplumlarda bir sürekli hareket ve mobilizasyon vardır. Çünkü bunlar raydan çıkabilirler ve denetimden çıkabilirler. Asıl Türkiye’deki örnek ki başka ülkelerde de olan fakat Türkiye’de çok belirgin olan örnekte esas sorun böyle bir örgütlenmenin yani her şeyi denetlemekten ziyade her şeyi ben bilirim, devletin aklı benimdir, benden başka kimse bu devleti benim kadar iyi savunamaz fikrine inancına sahip olmuş olan bir güç odakları devletin içinde ve çerçevesinde örgütlenirler. Bu güç odakları bazı yetkileri kullanırlar, kanun dışı biçimde bu yetkileri kullanırlar ve esas olarak da topluma karşı bir güvensizliğin ifadesidirler. Türkiye’de derin devlet tabiri doğrudur, yanlıştır tartışılabilir ama buradan ne anladığımızı aşağı yukarı biliyoruz. Adını koymakta tartışabiliriz ama ne anladığımızı biliyoruz. Bu seçilmişlerin, hükümete olan bir güvensizliktir ve devletin o aklının sadece ve sadece hükümetlerden de öteye o odaklar tarafından korunabileceği ve o odaklar tarafından topluma karşı da devletin korunabileceği bir zihniyet dünyasıdır ve o zihniyet dünyasından türeyen bir örgütlenme. İlişki tarzıdır. Bu ilişki tarzı kısmen devletin içindedir, kısmen de devletin etrafındadır. Örneğin sivil savunma teşkilatları Türkiye’de bunun bir uzantısı olarak çalışırlar. Diğer taraftan bir başka örneğini alayım. Örneğin hükümetlerin ve idarenin esas görevi olması gereken iç güvenlik teşkilatlanması Türkiye’de genellikle hükümetlerin ve idarenin denetimi dışında daha askeri bir yapıda devam eder. Bu bir güvensizlik bir, topluma karşı bir kuşkucu derin kuşkunun ifadesidir. Örneğin 1997’de içişleri bakanlığı ile genelkurmay başkanlığı arasında imzalanmış olan bir protokolden hareket eden emniyet asayiş birlikleri bu garnizon komutanlıkları içinde olan birlikler. Bunların kuruluş zihniyetine baktığınız zaman genellikle mülki idari amirlerini, kaymakamı, valiyi gereğinde devre dışı bırakacak ve anında askeri yönetimin yerel ve genel askeri yönetimin kapısını açacak bir protokoldür bu. Bütün bunlara baktığımızda derin devleti, eğer bu tabiri kullanacak olursak derin devleti bir kere yasadışı bir yetki kullanımı olarak tanımlayabiliriz. Yasaların veya gizli kararnamelerle ki onlar da yasadışı konumuna hızla geçebilirler. Bir yetki kullanımı, diğer taraftan topluma bakışta çok güçlü bir kuşku, bu toplumdan devlete kötülük gelir endişesi ve buna bağlı olarak da toplumun içinde o devletin o zihniyetinin kendine en yakın gördüğü ve diğerlerine karşı devleti korumak için hazır tutmaya çalıştığı, mobilize etmeye çalıştığı sivil çevreler. Bu sivil çevreler elbette bu çerçevede daha çok milliyetçi bir zihin dünyası olanlardan devşirileceklerdir. Çünkü burada aynı zamanda devletin kutsallığı inancı üzerinden o sivil çevreler harekete geçirilir. Onlarla menfaat şebekeleri de kurulur, çeteleşme dediğimiz olgular böyledir. Bazı durumlarda bu çeteleşmeler bir yerden sonra kendisi için de çalışmaya başlayabilirler. Susurluk’ta ortaya dökülen ilişkiler ağı sadece devlet içinden değil, ondan bağımsız olarak da bu çetelerin çalışabileceğini gösteriyor. Atabeyler çetesi diye bir şey çıktı ortaya, bunda da benzer bir şey gördük. Yani sadece devletin içinden bütünüyle denetlenmesi söz konusu olan ilişkiler değildir bunlar ve devreden çıkabilirler.

Can Dündar: Bu seçilmişlere güvensizlik derken biraz önce sayın Zeybek’in söylediği yani bir anayasal çerçeve vardır onun içinde. Siz isterseniz 550 milletvekili ile gelin onu değiştiremezsiniz kalıbı bu sizin söylediğinizle benzer bir şey mi?

Ahmet İnsel: Böyle bir durum genellikle hiçbir toplumun başına gelmez. Bu durum bütün toplumun çöktüğü, dağıldığı devletin dağıldığı ortamlardır. Genellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal düzenlemesine bakıldığında meclisin 550 milletvekiliyle, bütün meclisin 550 milletvekiliyle anayasayı değiştirmeye çalışmasının bile bir sınırı vardır. Anayasa mahkemesi diye bir karşı güç dengesi vardır. Burada modern devletlerde bu nedenle güçler ayrılığı ve güçler dengesi esastır ve bütün bunlar bu tür çok uç gidişatlara engel olacak kurumlar içi dengelerdir. Diğer taraftan toplumunda kendisi büyük bir güvencedir kurumlarına sahip çıkması açısından. Çok çok büyük bir beklenmedik bir şey olduğu zaman zaten toplumda mobilize olmak durumundadır, partiler bunun için varlardır. Dernekler, sendikalar bunun için varlardır. Varolan kurumları korumak ve pekiştirmek üzere varlardır. Eğer bunların hiçbirine güvenmiyorsanız, bu toplumdan her zaman bu toplumun insanları davulcuya, zurnacıya kaçar, bizim istemediğimiz lafları söyleyenlerin peşinden gider diye büyük bir kuşku besliyorsanız işte o zaman o kurumlara güvenmezsiniz ve o kurumların dışında, o kurumların içinde yasaların öngörmediği, meclis denetimlerinin mümkün olmadığı örgütlenmelere ilişki ağları kurmaya başlarsınız.

Can Dündar: Çok teşekkürler. Sayın Mete, siz tabi kitabınızda tanımlanamayan güç, derin devlet dedikten sonra kitapta tanımlanamayan şeyi burada bize 5 dakikada tanımlamanızı istemeyeceğim ama senarist gözüyle de baktığınızda biraz güncele gelmek istiyorum. Son Hrant Dink cinayeti ve o günden bu güne yaşadığımız bütün bu soruşturmalar içinde iyi bir senaryo tadı var mı? Yoksa kötü yazılmış bir şey mi bu? Bir senaryo mu bu?

Can Dündar: Bir derin devlet kokusu var mı bunun içinde, öyle sorayım.

Ömer Lütfi Mete: Şimdi ben Hrant Dink cinayetinden sonra Türkiye’de yapılan tartışmaları adeta kasıtlı neredeyse diyecek kadar başka ulusların derin devletlerinin elini gizleme operasyonu gibi görmek durumundayım. Yani bundan böyle bakmamak için olabildiğince kuşkulu sorgulayıcı davranıyorum ama öyle görünüyor ki bu operasyonun arkasındaki başka ülkelerin derin devletin elini gizlemek için herkes üstüne düşen vazifeyi yapıyor. Bu genellikle yaptığımız bir iştir, yeni bir şey değildir. Yani yıllar yılı bizim özellikle sol kesimin şikayet ettiği bir gladyo kontrgerilla vakası vardır. Bunu Türkiye'nin derin devleti zannetmişiz. Halbuki bu NATO, dolayısıyla bir Amerikan derin devlet uzantısından başka bir şey değildir. Hrant Dink olayında en son şunu çok net biliyoruz ki; bu genç adeta oradaki 9 kameranın 9’unda da görünmek için özel bir çaba sarf etmiş gibidir. Orada bulunan 9 kameranın 9’una. Halbuki 1 ya da 2 kamerayla, 3 kamerayla görüntülenmek kaydıyla kaçabileceği bir alternatif yol daha vardır. Kroki çizenler bunu görürler. Bu çocukta bu akıl var mı, yok mu bu ayrı meseledir ama elbette ki böyle tetikçiler kullanacak olanlar bizim basit bir katille yetinmemizi öngörmüş bulunabilirler. Bu operasyonun yerli olması da mümkündür. Yani ben derin devlet demem buna. Derin bir çete, yerli bir çete yapmış olabilir. Yani derin devlet Ahmet bey’in de dediği gibi neyi kastettiğimizin hepimizin bildiğimiz bir şey ama yine de çok kolaylıkla ittifak edebileceğimiz şey değil. O yüzden ben yani belki de galatımeşru olarak herkes gibi derin devlet diyorum ama bundan anladığım aslında ülkelerin bağışıklık sistemi olmalıdır. Yani hukuk devletinin sınırları çerçevesinde ülkelerin bağışıklık sistemi olmalıdır. Bağışıklık sistemimiz normalde bize sorarak çalışmaz, kendiliğinden çalışır, bu bir reflekstir. Yani bir yerimiz kesildiği zaman oranın iyileşmesi için ille de hemen merhem sürmeyiz, dikişte atmayız ama iyileşir bir şekilde. Demin Ahmet bey’in de ifade ettiği gibi her ulusun varolan bir takım yapılanmaları normalde o ülkenin geleceği adına kaygılanılan noktalarda devreye girerler. Bu bizde şöyle bir algılamaya yol açtı sonunda; yani Türkiye’de başka ülkelerin derin devletleriyle bir rekabet yok, onlarla uğraşan bir güç yok. Onlar istediklerini yaparlar ama biz sadece halkımıza tırnak içinde derin devlet adına operasyonlar yaparız. Bu derin devlet olamaz yani buna ne kadar kanıt gösterirseniz gösterin, bu ister askeri bürokrasinin içinden çıkmış olsun, ister emniyet bürokrasinin içinden çıksın, nereden çıkarsa çıksın bu yapılanma muhakkak surette bir çete yapılanmasıdır. Evet bu bize özgü bir şey değil. Yani mesela bizim iyi bilirsiniz Serhat Okan’ın vurulmasından sonra açtığımız dava Amerikan hukuk sisteminde ulusal güvenlik yasasına takılmıştır ve biz sadece tazminatla yetinmek durumunda kalmışızdır. Amerikan ulusal güvenlik yasası benim kanaatime göre Amerikalıların derin devlet dediğimiz sistematik adına karanlık işler yapabilmek için buldukları bir kılıftır. Bir yere kadar gidersiniz, eğer sorunun aslını yakalamak istiyorsanız baktınız ki ulaştınız, sizi o yasa durdurur. Ne olmuştur, biz o yasayla Saratogadan gemisinin vurulmasına karar veren iradeyi yakalamak üzereydik belki de yargı yoluyla ama donanmada inceleme yapamayız diyerek ulusal güvenlik yasanın sınırları içine sokulmuştur ve durdurulmuştur.

Can Dündar: Bu bir derin devlet midir? Yani çete değil oradan itibaren?

Ömer Lütfi Mete: Bu Amerikan derin devletidir, bunun şakası yok. Şunu demiyorum yani bizim yine hep tırnak içinde derin devlet dediğimiz yapı normalde teorik olarak bana göre devletin bağışıklık sistemi olmalıdır. Bu bağışıklık sistemi belki çok soyut bir benzetme gibi görünüyor ama her halükarda kendi halkınızı bölen, kendi halkınıza zarar veren kendi uzun vadeli çıkarlarınızı sarsan güncel siyasi çekişmelerin paralelinde ya da bağlantılı olarak oluşmuş bir takım iç çatışmalar, iç operasyonlar derin devlet operasyonları olamazlar. Yani bu teorik bir şey ama her halükarda tarihe, topluma ve burası çok önemli benim kanaatime göre. Tarihe, topluma hesap verecek olan iradeden bağımsız, ona kapalı, mahremi olmayan ve ona mahrem olan bir yapı derin çetedir her halükarda. Bizim sorumuz, bize geldiğimizde şu sorunu görmemiz lazım; bir mahremiyetimizi koruyamıyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en şeffaf devletidir. Biz kimin hırsız olduğunu biliriz. Hemen hemen neredeyse bütün yargısız infazların kimler tarafından yaptırıldığını biliriz. Bizim eksiğimiz bunları yargıdan kanıtlayıp gereken uygulamanın yapılmasını gerçekleştirmektir. Bunu başaramayız, yoksa son derece şeffaf bir ülkeyiz. Bakın bir kaç gün önce bir gazetede İnternet dünyasıyla ilgili bir röportajda gördüm. Eğer Türkiye'nin derin devleti olsaydı Türkiye bu sanal alemdeki sırlarını korumak bakımından hangi tedbirleri alması gerekiyor, onları düşünür ve bunun gereğini yapardı. Türkiye bu konuda alabildiğine şeffaftır. Yani gerçi çok hassas sırlar konusunda biz kurye kullanıyoruzdur herhalde, klasik yöntemleri kullanıyoruzdur, doğrudan İnternetten yazışmıyoruz ama İnternette yazıştığımız her şey Amerika’da bir depodadır. Avrupa’nın derin devletleri, Avrupa ülkelerinin derin devletleri ise ne yapmışlardır? Bu konuda tedbirler almışlardır, kendi devletlerinin server’larını oluşturmuşlardır, hazinelerini oluşturmuşlardır bilgi hazinelerini ve orada kendi sırlarını korumanın yolunu bulmaya çalışıyorlardır. Yani bu meseleye biraz ...

Can Dündar: Özetle diyorsunuz ki; derin devlet aslında elzem ve sıhhatli bir şeydir, yararlı gerekli bir şeydir ama bizde o bile yok.

Ömer Lütfi Mete: Bunu da ifade edeyim, çok doğru bakın ama şimdi derin devlet mübarek bir şeydir demiyorum, onu söylemem hiçbir zaman. Her an, her durumda derin devletin eli kana bulaşır, bu ister karşı casusluk şeklinde olsun, ister gördüğünüz çok büyük bir tehlikenin önüne geçme dayanan, burada kararı kimin vereceği önemlidir. Hangi iradede bu nihayet sonuçlanacaktır. Bu seçilmemişler mi olmalıdır? Seçilmişler mi olmalıdır? Yoksa kendiliğinden birisi durumdan vazife çıkararak mı karar verecektir bunların üzerinde düşünmemiz lazım.

Can Dündar: Bu son olay size sonuncusu gibi gelmiyor ama anladığım kadarıyla. Yani Dink cinayeti öyle bir durumdan vazife çıkarma şeyine teşhisi koymuyor.

Ömer Lütfi Mete: Hiç ihtimal yok, o boyayı güzel çevirdiler.

Can Dündar: Teşekkür ederim.

Ömer Lütfi Mete: Rica ederim.

Can Dündar: Sayın Sağlar. Siz aslıda Türkiye’de derin devlet diye bir tür UFO gibi söz ettiğimiz şeyin fotoğrafını çekmiş bir komisyondan geliyorsunuz. Dolayısıyla o fotoğrafı gördünüz. Biraz bugünkü fotoğrafla o fotoğrafı kıyaslar mısınız bizim için?

Fikri Sağlar: Evet ben ama önce değerli konuşmacı arkadaşlarımızın konuşmalarından özetle şöyle bir şekilde başlamak istiyorum. Bir kere devlet nedir? Devlet kimdir? Bunu ortaya koymamız lazım. Devletin yurttaşlarının refahını ve güvenliğini sağlamak ve onlara hizmet etmek adına oluşturulduğu kuralları, kurumları, kuruluşlarıyla toptan bir aygıt. Yani devlet sonunda yurttaşın malı olan, yurttaşa hizmet verme adına kurulmuş olan bir aygıt. Şimdi burada bunu söyledikten sonra devletin yapısını incelemek gerekiyor ve devleti kim yöneteceğine gelmek gerekiyor. Demokrasilerde, bugünkü çağımızın rejiminde devletin yöneticisi yurttaştır, halktır. Yani ben, siz, sokaktaki polis, arabacı, işsiz, okur yazar ya da okumayan hepimiz devletiz. Burada bir problem çıkıyor; egemenlik yani yönetim, devleti yönetim erki kimin elinde, gücü kimin elinde? Yurttaşın mı, halkın mı? Yoksa devletin yapısı içerisinde bulunan o militer, bürokrat kadrolarının mı? işte derin devlet bence orada ortaya çıkıyor. Hukuk devletini laik, sosyal hukuk devleti gibi değerleri, niteliklerinin üzerinde kurum ve kuruluşların içerisinde bulunanlar bir ya da ilişkileriyle bir oluşum oluşturarak, bir zihniyet oluşturarak, bir anlayış oluşturarak devletin gerçek sahipleri ve gerçek yöneticileri konumunda görmelidir. Bence mesele bu. Yani derin devlet dediğimiz nedir? Bence derin ilişkidir. Ben hep onu söylüyordum, kitabımda da derin ilişkiler diye adlandırıyordum. Mülkiyet kavramının, mülkiyet tartışmasının sonucunda seçilenlerin mi, yoksa atananların mı kavgasının sonrasında ortaya çıkan bir yapı. Şimdi bu seçilmişlere biraz evvel hükümetler filan dedikte peki seçilmişlerin devletin yönetiminde etkili olup olmadığı doğrultusunda ciddi benim kaygılarım var, tartışmalarım var, içinde bulunan bir kişi olarak deneyimlerimden hareketle de bildiklerimde var. Dolayısıyla devleti aslında seçilmişler yönetmiyor. Yani halk kendi iradeleriyle seçtikleri temsilcileriyle devleti ve kendilerine hizmet dönmesini, güvenliğini ve refahını sağlamasını bekledikleri o aygıtın kendileri adına kullanılmadığının farkında değil. Bunun nedenlerini belki biraz sonra tartışabiliriz ama ben kısaca söylemek isterim bazı şeyleri de. Halk farkında değil çünkü bu yapı devletin içerisinde yer alan o güçler halkın fark etmesini engellemek için de kendince düzenlerini kurmuşlar. Türkiye’de kişi başına eğitim süresi 3.9 yıldır. Yani Türkiye bugün ilkokul 4’ncü sınıf talebesidir. Dolayısıyla o algılama, o eğitim düzeyi ile yapılanların farkında değildir. Ayrıca Türkiye’deki yurttaş kavramı, yurttaş hakları, yurttaş bilinci gerçekleştirilmemiş, yerleştirilmemiş, onun yerine yurttaşlarımızın kimliklerinle hareket etmesi sağlanmıştır. Yani ırkına, dinine, mezhebine göre ayırımlar yapılmıştır. Bu sistemli olarak olmuştur. Çok partili döneme geçtiğimizden bugüne kadar bakın Türkiye’deki partilerin hiçbiri ideolojik insanların hakları, özgürlükleri, sınıflarıyla ilgili sözler söylemezler. Hepsi daha çok kimliklerini öne çıkaran vaazlar verirler ya da nutuklar atarlar veya önermeler getirirler ve sonunda da o kimliklere göre insanlar kümeleşirler. Bugünkü değerlerde o nedenledir. Sayın Sancar’ın söylediği gibi bu yapı yani halka güvenmeyen, halkın seçtiklerinin de her zamanda doğru olmadığına inanan, burada da bir iş namus olduğunu da gördüğümüz, onu da ayrıca bir kenara koymak gerekiyor. Yani o yapının içerisindekiler kendilerince de bir dürüstlükleri vardır. Halka seçtikleri yanlıştır devleti ben korumak zorundayım. Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne kadar kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısı buna müsaittir zaten, o gelenekten gelindiği için de böyle bir yapı vardır. Şimdi bunun oluşturduğu hukuk dışı faaliyetler de vardır. Sayın Mete dedi ki; çok haklı olarak bizim devletimiz şeffaftır, biz her şeyi biliriz ama bizim devletimiz hukuk devleti değil. Hukuk devleti olmadığı için ...

Can Dündar: Onu da söyledi yani yargılayamıyoruz da.

Fikri Sağlar: Yani söylemedi demiyorum. Şeffaftır ama hukuk devleti değil. O şeffaflığı hukuğun getirmiş olduğu, evrensel hukuğun getirmiş olduğu zorunlu ya da demokratik rejimin getirmiş olduğu bir gereksinimden dolayı değil. Bir avuç insanın başta basın olmak üzere, yazarın, çizerin ortaya koyduğu her yapılan hukuk dışı faaliyeti bulma doğrultusunda çaba göstermesiyle dökülmüştür. Her şey de bilinmemektedir, ayrıca oraya da iyice bakmak gerekiyor. Ben egemenlik kavgası sonrasında yapının ne hale geldiğini söylemek istiyorum. Hukuk devleti olmaktan çıkarsanız, eğer o güç ben devletin gerçek sahibiyim, siz değilsiniz, konjonktüre göre o gün ülke için kendisince düşman neyi görüyorsa, iç düşmanlar, dış düşmanlar. O düşmanlara göre yapısını, kendi kuruluşlarını, kurumlarını yasanın da dışına çıkarak yani yasama organı büyük millet meclisinin çıkardığı yasaların da dışına çıkarak seçilmişlerin de bilgisine hiç ihtiyaç duymadan, ona haber vermeden faaliyetler içerisine girebiliyor. Şimdi düşünün bir atanmış bir Susurluk komisyonunda da izledik. Bir görevli devlet memuru diyor ki; kayıp silahların nerede olduğunu söylemek, bu devlet sırrıdır. Zaten söylersem savaş çıkar diyor. Şimdi bir burada devlet sırrı var. Hukuğun üzerine kapatan büyük bir giz. Türkiye’de maalesef hukuk devleti olmadığımız için, yasalarla idare edildiğimiz için devlet sırrıyla ilgili yasamız var, o yasa hiçbir zaman devletin sırrı açığa vurulmaz ama bir bürokrat yaptığı işin ve eylemin savaş çıkarma nedeni olabileceğini biliyor, bunu söylersem savaş çıkar diyor. Oysa savaş çıkarma yetkisi halkın temsilcilerinin parlamentodadır. Dolayısıyla parlamentonun karar verebileceği ya da yetkisi dahilindeki bir bürokrat yapabiliyor. Derin ilişkiden kastım bu. Ben buradan bir şeye gelmek istiyorum izin verirseniz.

Can Dündar: Toparlarsanız.

Fikri Sağlar: Toparlayacağım. Bu yapı giderek tehlikeli olmuştur. Bazen ülkelerin menfaatleri için kullanılmıştır ama giderek tehlikeli olmuştur. Demokrasilerde hukuk devletlerinde, çağımızda bütün ilerlemiş ülkeler demokrasi ve hukuk devleti diye diretmelerinin altında yatan öncelikle yurttaşın can ve malını korumak adına bunu söylemektedir. Şimdi benim elimde Kutlu Savaş’ın biraz evvel sizin de başta verdiğiniz bir raporu var. Bu raporun bir sayfasındaki bir sadece cümleyi okumak istiyorum. Diyor ki, bir çok şey var. Daha zaman içerisinde de okuyabilirim isterseniz. Önemlidir, halkımızın yararlanmasını istediğim için. Behçet Cantürk ile ilgili bölümle anlatıyor. Kutlu Savaş, Türkiye Cumhuriyeti mührüyle devletin arşivine koymuş olduğu raporunda diyor ki; devlet Cantürk ile baş edememiştir. Cantürk’ün devlete biad etmesi beklenirken adı geçenin yeni bir tesis kurmak üzere hareket geçmesi üzerine Türk emniyet teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir. Bundan sonrasını da anlatıyor. Şimdi bu devletin büyük yetkilerle donatılmış bir müfettişi tarafından rapor yapılmış resmi belge. Mahkemeye sunduğunuz zaman delil olabilecek. Burada birilerini öldürme kararı verdiğini söylüyor. Şimdi bu birileri öbürünün kötü devletin düşmanı, siz gelseniz onu yapar mısınız, o gelirse yapmaz mı tartışmasını bir kenara bırakalım, kimliğini de bir kenara bırakalım ama devletteki yetkili bir bürokrat kendi yurttaşını öldürme yetkisini kendinde bulabiliyorsa burada bir derin ilişki ve güç vardır, çete vardır. Bence bu ifade şunu gösteriyor; bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan yurttaşlarımız, nüfusumuzu tam bilmiyorum yani devlette bilmiyor. Çünkü biliyorsunuz kaba hesapla yapıyor, 75 milyon diyelim. 75 milyon insanın can ve mal güvenliği yoktur. Çünkü birileri bugün bizim konuşmamızdan sonra da olası bir ihtimalle birileri, birilerinin öldürülmesine karar verebilir ve o karar da infaz edilebilir.

Can Dündar: Dileriz öyle olmaz bu programdan sonra. Son bir söz alalım, kısa bir ara vereceğiz.

Mithat Sancar: Tamam çok kısa söyleyeyim. Şimdi iki şeyi burada hani çok önemli gördüğüm için çok kısa aradaki bağlantıya bir açıklık getirmek istiyorum. Daha doğrusu vurgulamak istiyorum. Sayın Mete hani şeffaflıktan söz etti, çok önemli bir söyledi. Yani bunun normatif bir ifade olmadığını biliyorum, bir tespit olduğunu düşünüyorum. Yani buna bağladığı sonuçlarla ilgili bir şey söylemeyeceğim. Demin sayın Çağlar’ın okuduğu o bölüm şunu gösteriyor; şeffaflık çok kötü sonuçlar doğuruyor Türkiye’deki haliyle. Ahmet İnsel’in vurgulamaya çalıştığı, açmaya çalıştığı nokta bu. Siz açıkça Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın ağzından resmi bir raporda bu cinayeti kararı alınmıştır ve işlenmiştir emniyet güçleri tarafından dedikten sonra oradaki yüzlerce suç, yüzlerce vahim suç sıralandıktan sonra hiçbir yargılama yoksa bunların sorumluları ortaya çıkarılmamışsa bu zihniyetin topluma nasıl yayıldığını, nasıl yayılabileceğini ve nasıl zehirleyebileceğini görmeniz gerekiyor.

Ömer Lütfi Mete: Başka bir şey. Hukuk devleti yoksa devlet yoktur aslında bu kadar basit.

Mithat Sancar: Ben onu söyleyeceğim ama şu hani toplumun da hukuk ahlakını derinden çürüten, ben devlet adına yaparsam bana bir şey olmayacak, bir çeteye dahil olmasam da birileri koruyacak mesajını veren bir şeffaflıktır bu.

Ya devlet adına ya devletin kutsalı adına.

Mithat Sancar: Evet. Yani sonuçta bu şeffaflık bizi aslında derinden çökerten bir şeffaf bir işlev görüyor. Bunun bazen hani ben komplo teorileriyle çok ilgili değilim, aklım basmaz anlamam ama bazen de sanki bunun Susurluk’tan sonra o enformasyon bombardımanı şimdi de yoğun bilginin böyle bir işlevi olabileceğini düşünüyorum. Yani birilerinin bundan çıkar umduğunu düşünüyorum. Bu meşruiyet bu kadar çıplak bir şekilde eylemleriyle ortaya serildiği halde hiçbir şey yapılamıyorsa aslında siz kendi anayasanızı ve bütün yasalarınızı bir dönem bütünüyle yok saymışsınız, halen onlar işlemiyor. Çünkü oradaki ihlaller dokunulmamış olarak duruyor.

Fikri Sağlar: Sayın Dündar galiba bitirmek, ara vereceksiniz ama ben cümlemi tamamlamak istiyorum.

Can Dündar: Tamamlayın da verelim.

Fikri Sağlar: Aslında bu şeffaflığın sonucu değildir. Bu benim elimdeki bilgi benim ve bizim gibi görenlerin, bilenlerin kamuyu aydınlatmak için söylemeleridir, bunu devlet açıklamamıştır. Dolayısıyla şeffaflık diyerek gidip üzerinde böyle bir yanlış imaj çıkmasın Türkiye’de.

Ömer Lütfi Mete: Devlet devlet olsa açıklanmasını istemediği bir şey açıklanmaz zaten.

Can Dündar: Ama zaten bazı bölümlerine devlet ... açıklanmadı zaten.

Fikri Sağlar: Şimdi izin verirseniz bugün şeffaflık adına kurumların ve kuruluşların birbirleriyle çatışmasının, birbiriyle aynı kulvarda olmamasının, çünkü artık ayar bozulmuştur. O derin ilişkiler bir tek yerde değil, kümelerdedir. Çeteleşme dediğimiz kümelerdedir ve bugün en açık örneğini de Hrant’tan sonrakini görüyorsunuz. Jandarmayı polis, polisi jandarma bundan önceki Danıştay cinayetinden itibaren geldiğinizde bunları çok açıklıkla sergilendiğini görüyorsunuz ama bu şeffaflığın neticesi değil, ancak kavganın neticesidir. İşin ilginç tarafı ve şeffaf diyorsanız hepimizin yapmadığı bir şeyi söylemek istiyorum, bizlerin de suçlu olduğunu. Susurluk komisyonunun hazırlamış olduğu raporda bunlar vardır. O raporu bugüne kadar aradan 10 yıla yakın süre geçmiş olmasına rağmen ne seçilmişler ne atanmışlar, ne aydınlar ne de halk takip etmemiştir. İşte burada onlar vardır.

Ömer Lütfi Mete: Bu tercih edilmiş bir şeffaflık değil, onu demiyorum.

Fikri Sağlar: Ama önemli olan onun için söyledim yani.

Ömer Lütfi Mete: .....

Can Dündar: Beceriksizlik demek istiyorsunuz.

Fikri Sağlar: Bunu söylememek gerekiyor bir şeffaflık vardır derken insanlar ya biz şeffafız dedi.

Ömer Lütfi Mete: Ben ironik söylemeye çalıştım.

Fikri Sağlar: Anladım. Şimdi yapıda da değişti, onun için tetikçileri buluyoruz. Tetikçileri buluyoruz ama arkasını bırakıyoruz. Danıştay baskınında katledilen ölen hakimin ismini hatırlıyor muyuz? Çünkü katilini bulduk ve bitti. Hatırlayabiliyor muyuz?

Can Dündar: Çok önemli bir noktaya geldik. Kısa bir aradan sonra devletin derinliklerini bilen, oradan gelen önemli bir konuğumuzu dinleyeceğiz. Nuri Gündeş’i dinleyeceğiz, epey az konuşan, nadiren konuşan bir konuğumuzu dinleyerek tartışmamıza devam edeceğiz. Bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Derin devlet tartışmasına devam ediyoruz. İstihbaratın içinden gelen bir konuğumuzla, Nuri Gündeş ile devam edeceğiz. Sayın Gündeş dinlediniz diğer konuklarımızı da.

Nuri Gündeş: Dinledim.

Can Dündar: Daha teorik çerçevede tartıştık şu ana kadar ama biraz daha somut olayların üzerinden gidersek. Siz bu olayların içinde devletin ya da çetelerin varolmasını nasıl değerlendiriyorsunuz.

Nuri Gündeş: Efendim şöyle söyleyeyim; size teşekkür ederim buraya çağırdığınız için. Hem konuşmak fırsatını buldum, hem de 60 sene önceye gittim, beni gençleştirdiniz 20 yaşıma gittim. Harp okulundan mezun olurken o Türk bayrağı üzerine konmuş Kuran-ı kerim ve silahlar üzerine kutsal devlet için yemin ettik. Ben onun için devletin yanına tanrıya şilt koşar gibi ikinci bir devlet fikrine tahammül edemiyorum. 5-6 kişinin sözde devleti kurtarma amacıyla yapmış olduğu çeteleşmenin bir devlet erki olarak ortaya atılması beni üzüyor, bir asker olarak. Onun için bunu başlarken söylemek istiyorum. Demin sayın hocamın söylediği gibi devlet ulaşamadığı zamanlarda kendine özgü bazı yasal düzenlemeler getirerek savaşın içine de girebilir. Mesela sayın Sağlar iyi bilir, Asala operasyonu devletin oraya ulaşamayacağı ne polisinin, ne de jandarmasının askerinin ulaşamayacağı menzillerde savaş veren insanlar olarak bizler oralara gittik. Ben gitmedim ama ekibim gitti. Bunu derin devlet olarak izah etmek mümkün mü? Ama maalesef senelerce bir zamanlar Marsilya’da bir ermeni abidesi yapıldı. Oranın devlet başkanı açtı orayı. Benim oradaki vatandaşlarım milli hislerle orada bir eylem yaptılarsa bu derin devlet işi midir? 41 kişi öldü, bana sordu sayın Çağlar. 41 kişi öldü siz gelmişsiniz ne olacak yani sevilecekler miydi ölmeseydi, 45-50-100 olacaktı hariciyecilerimiz. Onun için iyi düşünmek lazım. Ben bunu içime bir asker olarak yediremiyorum. İkincisi de şunu söylemek istiyorum; benim gördüğüm kadarıyla ihtilallerin içerisinde de bulundum. 60 ihtilalinde Ankara radyoevinde hem program müdür muaviniydim, hem de içinde bulundum. 22 Şubat’ta bilfiil içinde bulundum. Onların yaptığı da bir müdahaleydi ama onlar da kitabına uyduruyorlardı, şiddet talimatının bilmem kaçıncı maddesine göre devleti kolladım diyorlardı. Şimdi onun için demin sayın hocamın da dediği gibi devlet kendisini kollamak için hiyerarşik düzen içerisinde bakın 22 Şubat olayı bir hiyerarşinin bozulmasından dolayı bir askeri konsey kuruldu. Sayın genelkurmay başkanının ancak başkanlığında hiyerarşik bir müdahale olursa olabilirdi. Çünkü 60 ihtilalinde bir yüzbaşının genelkurmay başkanın karşısına çıkıp ben milli birlik komitesi üyesiyim, benim sözüm geçer diye masaya vurduğu günler olmuştur. 22 Şubat günü bir Aslan Taş isminde havacı kurmay albayın Muhittin Onur’un yüzüne tükürdüğünü gördüm ben yanımda. Balkan Savaşı’ndaki gibi sanki siyaset girmiş gibiydi içerisine. Yani ihtilaller özlenir bir şey değil. Onun için şunu söylemek istiyorum; ben bu işlerin içerisinden gelmiş bir insan olarak gördüğüm kadarıyla böyle mesela Hrant Dink. Başlangıçta bana da sordular, efendim Hrant Dink olayı gayet basit. Biz de yurtdışında operasyonlar yaptık. Bir insanı oraya göndereceksiniz, cebinde 180 lira para olacak. Ondan sonra kör gözüne parmağı gidecek bir kahvede oturacak, kendisini belli edecek. Bunu aptallar yapmaz. Şimdi bir organize operasyonu nasıl yapacağını bilmek lazım. Şimdi bakın bizim yaptığımız operasyonlarda tenkit edildi, şu kullanılıyor, bu kullanılıyor diye. Bir operasyon icra eden adamın motifinin uygun olması lazım. Motif nedir? Ya milliyetçidir, ya kin nefret motifidir, ya maddidir. Kin, nefret motifi de izafidir yani şimdiki tabirle görecelidir, geçebilir zamanla. Onun yanında oraya gittiğin zaman hem faaliyet maskesi müsait olacak, hem de yerel müsait olacak. Değilse kabak gibi ortaya çıkar. Burada yapılacak şeyde eğer bir devlet varsa arkasında orada Türk devletinin veya herhangi bir devletin terörist devlet sınıfına girmemesi için de itina gösterilecek. Onun için seçilecek adamlar şöyleydi, böyleydi. Bana söylüyorlar şu vardı, bu vardı diye. Efendim adam orada yangın var, 4 kova su getirmiş. Canım sen Türkiye’de bunu yaptın, su dökmeyin yanarsa yansın mı denecek. Yani bu mantıkla hiçbir alakası yok. Kimi göndereceksiniz? Bir gün bana birisi sordu, seni mi göndereceğim oraya kardeşim? Devlet karar vermiş hiyerarşik olarak bu yapılacak diye. Başta cumhurbaşkanı 6 Kasım’da referandum yapacak. O zamana kadar Türk kanı yerde kalmayacak, hep böyle Türk kanı yerde kalmayacak nutuklarla geçiyor günler. Eğer bu mücadeleyi böyle derin devlet mücadelesi olarak sayarsanız o zaman biz de sayalım ama ben saymıyorum.

Can Dündar: Çok önemli bir örnek verdiniz Asala operasyonu. Siz de o dönem görevdeydiniz ve bu operasyonun başındaydınız. Burada daha çok tartışılan şu oldu; devletin bu işle görevlendirdiği insanların aslında kanun kaçakları ve daha önceki suçlular olması. Bu normal midir?

Nuri Gündeş: Bizim görevlendirdiğimiz insanlar, bizim esas görevlendirdiğimiz insanlar başka devletin vatandaşı olarak Türk insanlar, Türktü öz Türktü.

Can Dündar: Ama suçlulardı.

Nuri Gündeş: Hayır onlar suçlu değildi. Suçlu olan gibi addedilenler kendiliğinden bu işe katılanlar.

Can Dündar: Yani Abdullah Çatlı’yı görevlendirdiniz.

Nuri Gündeş: Ben demin onu şu imayla söyledim; yani iki kovada ben su atayım diyemezsiniz onu, orada o işi yapıyor. Onun için yani bunu demin konuşuldu, dediler ki; işte sayın Sağlar Behçet Cantürk öldü. Behçet Cantürk’ü alan benim. Erzurum’da yakaladık aldık getirdik. Sadettin Tantan’a verdik, sorgulaması yapıldı, ilişkileri vardı evet. Bazı çeteler çıktı devlet ... şimdi acaba ne yaptı bu adam? Ne gibi eylemler yaptı? Ne gibi zehirli maddeler eroinler, şunlar bunlar benim Türk evlatlarımı zehirledi, bunlar hiç düşünülmüyor ama ben yine söylüyorum. İç faaliyetlerde hiçbir zaman can almayı kabul etmiyorum. Devletin kanunları vardır, devlet güçlüdür, güçlü kanunlarıyla bunları her zaman yakalayabilir, hapse atar, o zaman idam cezası vardı idam da eder. Hiçbir zaman buna sen Türk vatandaşı ...

Can Dündar: Yani yargısız infazı kabul etmiyorsunuz. Devlet böyle bir şey yapmaz diyorsunuz. Cantürk olayı nasıl olmuştu?

Nuri Gündeş: Cantürk olayında onu bilmiyorum, ben o zaman görevde değildim ama bunu ilk aldığımız Diyarbakır’dan aldık geldik. Hatta bir çok sevdiğim bir arkadaşımda onun şeyini almıştı, avukatlığını. Kendisine haber gönderdim, eğer politikaya devam etmek istiyorsa onun avukatlığını almasın diye. Yani Behçet Cantürk veya şunlar bunlar bir sürü insanlar. Bunlar benim konum değil. Biz istihbarat alıp veriyorduk ama bunun dışında şöyle bir şey söyleyeyim; gizli servislerde en önemli unsur devletin milli güvenlik politikası esasları dahilinde, temel cari ve ihtimal istihbaratı alıp devlete vermek. Dünyanın her yerinde gizli servisler devletin doğrudan doğruya bekasıyla ilgili icrayı içerisine alan bazı faaliyetler verebilir. Biz devletin kademelerinin aldığı tepeden aşağıya kadar kararları ben de buna derin devlet demiyorum ve derin devlet tabiri yerine inşallah arkadaşlar daha güzel bir tabir bulurlar. Bunu da derin devlet demiyorum yani.

Ömer Lütfi Mete: MİT’in operasyon yetkisi var mıdır bizim yasalarımıza göre?

Nuri Gündeş: Nerede?

Ömer Lütfi Mete: Yani MİT yasasına göre operasyon yapabilir mi? Operasyonel faaliyet yapabilir mi?

Nuri Gündeş: MİT yasasına göre kontra .... hepsini yapar. Konrta ... operasyonunda MİT’in icra gücü vardır. 2437 sayılı kanuna göre kontra ... polis gibi polis vazifesi ...

Ömer Lütfi Mete: İçeride mi yani kendi vatandaşlarına yönelik mi?

Nuri Gündeş: İçeride. Efendim?

Ömer Lütfi Mete: Kendi vatandaşlarına yönelikte?

Nuri Gündeş: Kendi vatandaşlarına yönelik yani bu casusluktur. Yani öldürme gibi mi diyorsunuz?

Ömer Lütfi Mete: Evet.

Nuri Gündeş: Hayır efendim, hayır öyle şey olur mu ya. Hiçbir zaman yoktur. Yani ben şahsen öldürme taraftarı değilim ama kim yapmış, nasıl yapmış onu da bilemem. O zaman ben görevde değildim. 88 yılında emekli oldum.

Can Dündar: Bir istihbaratçı gözüyle Hrant Dink cinayetini değerlendirirseniz ne görüyorsunuz?

Nuri Gündeş: Efendim bu bence bu insanlar zaten yani sayın Zeybek şey etmesin, bunlar Alperenler diye bir gruptanmış galiba. Şimdi bazı insanlar bulundukları partiyi veya vs. nin dışında Türk-İslam sentezini daha değişik biçimde değerlendiriyorlar. Bu karşımıza çıktı. Bu değerlendirmelerin sonucunda bir kafadar insan, içlerinde bir tane de elebaşı ya işte şunu öldürelim diye karar veriyor ama bunun arkasında böyle demin söylediğim gibi çok organize bir güç aramam benim yani bugüne kadar 50 senelik tecrübemle böyle bir şey aranması doğru değil ama şurada şu var; acemice bir olay. Mesela haber verilmiş, olabilir bugün basında yer aldı. Sayın efendim istihbarat şube müdürü üzerine almış her şeyi. Öbür taraf tamamen beraat etti kendilerine göre yani aklandılar ama ortada bir şey var. Ne var? Ogün Samast burada. Mademki bu adamı burada tespit ettiler, otobüse bindiğini. Bizim istihbarat kurallarımıza göre veya operasyonlarımıza göre yanına bir adam bindirilir, belki de yolda iner adam. İkincisi, Samsun’a niye götürüyorsun, Trabzon’a git. 10-15 gün her şeyini, muhaberatını, konuşmalarını, irtibatlarını tespit et. Bugünde arkasında şu vardı, bu vardı efendim derin devlet vardı gibi ...... yol açacak her şey ortadan kalkar ama bu istihbarat kurallarına göre yapılmamış. Neden yapılmamış onu bilemiyorum, yapılmamış. Biz öyle yapmıyoruz. Mesela Ankara’dan birisi geliyor, bir adam bindiriyoruz. Belki şeyle gider yolda. Onun bence bir aksaklık var yani böyle bir şey yok.

Can Dündar: Soruşturma hatalıdır, yani o anlamda izleme de hatalıdır soruşturma da hatalıdır diyorsunuz.

Nuri Gündeş: Şimdi evvela Hrant Dink olayı başlı başına istihbarat için bir ilmiktir. Nasıl bir yün örgüyü ilmiğinden tutar sökersiniz, o ilk günden itibaren hakkında istesin veya istemesin koruma, 4 tane filan ihbar varmış galiba. O adamı kontrole almak yerinde olurdu almamışlar. Onu sordular bana bazı televizyonlar evde telefonla. Onların ne gibi bir sıkıntı içerisinde olduğunu bilmiyorum. Yani adam tahsis etmeyebilirler, şey olur hafife almış olabilirler ama burada bu olayda takip ve kontrollerle çünkü biz şey arıyoruz, ipucu arıyoruz. Takip kontrol edelim de bu olay meydana çıkaralım diye, bu kendiliğinden gelmiş bir olay.

Can Dündar: Meydana çıkarılmaması için bunlar yapılmış olabilir mi?

Nuri Gündeş: Vallahi dilim varmıyor ona. Yani şimdi ben elde veriler olmayınca katil veriler. Çünkü işin içerisinde değilim. O zaman bu ihanet olur ki onu ben kimseye de ben söyleyemem. Yani hani ölürse ölsün der gibi ama zannetmiyorum. Onu söyleyecek bir Türk vatandaşı olmaması lazım.

Ömer Lütfi Mete: Başka bir ülkenin operasyonu olamaz mı?

Nuri Gündeş: Efendim?

Ömer Lütfi Mete: Başka bir ülkenin operasyonu olamaz mı? Başka bir servisin.

Nuri Gündeş: Vallahi şimdi yine onu söylüyorum beyefendi. Yani şimdi bir operasyonun olabilmesi için organize olması lazım. Adam 1 lirayla dönüyor.

Ömer Lütfi Mete: İşte gayet güzel, bizim üzerimize kalıyor ne güzel.

Nuri Gündeş: Efendim?

Ömer Lütfi Mete: Böyle organize ederim, Türklerin üzerine kalır.

Nuri Gündeş: Olmaz efendim. Bizim bir operasyonumuz vardı, bu biletle tasarruf olsun, uçak biletleri 1 haftalığına alınmıştı. Adam tekrar gelmesi lazım, sıkıştık kaldık. Olur mu öyle şey? Adam yakalanırsa şu olursa, bu olursa. Evet buyurun efendim.

Ahmet İnsel: Ben Ömer Lütfi Mete’nin sorduğu soru üzerinden bir genel değerlendirme. Biz genellikle Türkiye’de olan bu tür menfur vakaları bizim toplumumuzun üyelerine atfetmekten imtina ettiğimiz, bunu yediremediğimiz için genellikle komplo teorileri dışarıdan bu işi ...

Ömer Lütfi Mete: Bu değil şimdi. Yüzlerce yargısız infaz yapıldı, bilen birisiyim yani. Bunu açık yüreklilikle Türkiye’deki çetelerin yaptığını söylüyorum.

Ahmet İnsel: Hayır dışarıdan anlatma eğilimimiz var. Şimdi bu çocuğun yaptığı iş cahilce olabilir, kasıtlı biçimde yakalanması üzerine kurgulanmış olabilir. Bu çocuk orada maşa olarak kullanılmış olduğunu hemen hemen hepimiz biliyoruz. En azından azmettiricileri var. Ben dış güçler gibi bir şeye gitmeden, elimizdeki belgeler ve ortama baktığımız zaman işte oradaki rahip cinayeti, daha önce oradaki bir hamburgercinin bombalanması gibi bir şey var, bir eylem taşkınlığı var sürekli o grubun içinde. Bunu tetikleyebilecek yani o eylem taşkınlığını, o milliyetçil, aşırı milliyetçi eylem taşkınlığını kanalize edecek yerel güçlerin olduğu kanısındayım. Bunu dış güçlere falan çok aramak gerektiği konusunda değilim. Dış güçler herhalde çok daha büyük operasyonları yaparlar.

Nuri Gündeş: Evet. Burada bir şey daha var efendim. Yalnız bir şey daha var burada. Şimdi biz genellikle istihbaratta elemanları sınıflandırırız. Ya ajan olur ya haberci olur ya mutemet olur. Biz muhbir kelimesini biraz şey geldiği için şimdi her güvenlik örgütü insanla çalışır. Bu elektronikle diğer cihazlarla güçlendirilir. Şimdi burada muhbir müessesini gizleyemediler. Muhbir bu Erhan Tuncel denen arkadaşımızı kullanmışlar. Diyorlar ki; efendim o da onlarla beraber azmettirici. O da orada bulunacak. Eğer bir gün o derse ki ya bunu yapmayın, şöyledir böyledir şüphelenirler, bir daha onun yanında bir şey konuşmazlar. Biz bunları çok denedik. Onun için eğer bugün ...

Ahmet İnsel: Evvelden var kitabının ... böyle bir elemanınız vardı 1970 başlarında.

Nuri Gündeş: Evet. Mesela Mahir Kaynak. Mahir Kaynak’ta çok vatansever bir insandı. Bir ihtilal hazırlığını haber verdi. Kendisi Memduh Yaşar’ın doçentiydi ve hulul elemanı diyoruz biz buna. Bu şeyde Erhan Tuncel’de hulul elemanı, başka türlü nasıl haber alacaksınız. Gayet güzel almış haberi vermişti. Ondan sonrası yok.

Can Dündar: Sayın Gündeş bir de şimdi bakıyoruz o işte Samast’ın çevresi Çatlı olmak istediklerini söylüyorlar. Siz o dönem yani Çatlı’nın bu işlerde görevlendirildiğini biliyoruz ve daha önce İnterpol’ün aradığı bir insanı, bir suçluyu devletin görevlendirmiş oluşu, daha sonra bir kahraman haline getirilmesi bugünkülere örnek hale gelmesi yanlış bir şey değil miydi?

Nuri Gündeş: Şimdi bakın mesela diyelim ki Behçet Cantürk ölmüş, öldürülmüş. ...... çetesini hapishanede öldürdüler, Almanlardan bir kişi bir şey söylemedi. Bir tek yazı dahi yazmadılar Alman basını, medyası. Şimdi demin söylediği gibi devlet bazen kendisini korur. Şimdi bir de gelelim şeye, Abdullah meselesine. Bir gün ben ima yoluyla söyledim. Dedim ki; bir yerde bulunan kişiler yangın varken 4 kovada ben su atayım derse buna, ya atma mı diyeceğiz. Bizim yani böyle kişilerle hatta yani belki de dinliyordur ama bir mecmuada benden bir beyanat istediler böyle ilgili. Ben de orada sağolsun eğer Mekke’de hizmet ettiyse Allah razı olsu. Alaattin Çakıcı’yı sordular, dedim ki ben Alaattin Çakıcı için; ben devlete böyle sonradan sıkıntı olacak kişilerle pek iş yapmadım dedim. Bana mektup yazdı hapishaneden. Şimdi dinliyorsa beni yanaklarından öperim devlete eğer hizmeti varsa. Yani ben onu kasıtla söylemedim. Ben de eğer böyle işlerin içinde olsam ben de devlete zarar verecek olsam veya benim yüzümden devlet şu veya bu şekilde dedikoduya uğrayacaksa benim için de aynı şey söylense sesimi çıkarmam.

Can Dündar: Sayın Sağlar bir şey söylediniz, buyurun. Sırayla hemen vereyim.

Fikri Sağlar: Bitmeden bir yanlışı düzelteyim.

Can Dündar: Tamam onu da vereyim. Sırayla o zaman herkese söz vereyim. Buyurun sayın Sağlar.

Fikri Sağlar: Şimdi önemli olan bizim buradaki tartışmamız demokratik devlet, hukuk devleti, biraz evvel söylendiği gibi hukuk olmazsa devlet olmaz. Hukuk devletine uygun yani yasalara uygun yurttaşların tamamının can ve mal güvenliğini sağlamak için eşit hakların kabul edildiği, o değerlere uygun bir devletten bahsediyoruz. Hukuk devleti canının istediği adamı öldüremez, canı istediği adamı öldürmesi için başka bir suçluyu tutamaz. Meşru güçleri vardır, yasaları vardır yakalar götürür mahkemeye çıkarır, ondan sonra cezasını verir budur esas olan. Başka türlü güvenlik içerisinde olamayız. Şimdi eğer biz hukuk delersek ne olur? İşte Özal anayasa bir kere delinse ne olur dedi, arkasından Türkiye Cumhuriyeti’nde karmaşa oldu.

Can Dündar: Burada delinmiş midir? Yani biraz daha somut örneklerden gidersek.

Fikri Sağlar: Bence delinmiştir. Şimdi hiyerarşik...

Nuri Gündeş: Nerede delinmiş?

Can Dündar: Yani şey olayında, sayın Gündeş’in sözünü ettiği olaylarda.

Fikri Sağlar: Meşru olmayan insanların meşru devletin yaptığı meşru bir operasyonun içerisinde kullanılmasını Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir yasası kabul etmez. Eğer siz meşru olmayan bir insanı bir meşru kurum tarafından görevlendiriyorsanız görevleri suçlanır, yargılanır. Yasalarımız buna amirdir, bunu söylerler.

Can Dündar: Bu zaten yasa içinde bir operasyon değildi.

Ömer Lütfi Mete: Devlet zaten böyle işleri yapar ve onları da feda eder zaten. Bu böyle olmuştur.

Fikri Sağlar: O başka bir mesele yani onu bilemem ama şimdi bugün Türkiye’de biraz evvel söylediğimiz ...

Can Dündar: Zaten kendiliğinden öyledir.

Fikri Sağlar: İnterpol tarafından aranan 7 tiplinin ya da insanların katliam sanığı olarak görülen bir insanın üzerinde devletin yetkilisinin vermiş olduğu hüviyetle dolaşması bir hukuk devletinde daha ağır suç olamaz.

Nuri Gündeş: Benimle ilgisi yok onun.

Fikri Sağlar: Sizden bahsetmiyorum, her şeyi kendinize almayın. Önemli değil ben başka bir şey anlatıyorum.

Nuri Gündeş: Yok yok ben almıyorum, bizimle ilgisi yok.

Can Dündar: Ama bunu suç olarak kabul ediyor musunuz siz de?

Nuri Gündeş: Ben bunun suç olduğunu kabul ediyorum.

Fikri Sağlar: Mesele yok zaten, benim söylemek istediğim bu.

Nuri Gündeş: Türkiye’deki Türk vatandaşlarının yasalarla cezalandırmasından tarafım ama bana verilen görev kimsenin yapamayacağı, kimsenin elinin eremeyeceği, yetişemeyeceği bir görevdi. Onu da şey olarak kabul etmiyorum.

Fikri Sağlar: Şimdi en son bir örnekle izin verirseniz bitirmek istiyorum.

Can Dündar: Ama bu insanları kullandı devlet orada.

Nuri Gündeş: Ben burada Türkiye içerisinde Türk vatandaşlarının kanun ve nizam çerçevesinde yargılanmalarını istiyorum. Bu da ancak güçlü devletle olur.

Fikri Sağlar: İzin verir misiniz, ben bir şeyi bitirmek istiyorum.

Can Dündar: Nuri bey’in söyledikleri üzerinden devam edelim, buyurun.

Fikri Sağlar: Son bir örnek daha vermek istiyorum. Biraz evvel Özal’ı verdim. İkincisi ve bence en önemlisi, ülkemizde bir cumhurbaşkanın tekrar Süleyman Demirel’in biraz evvel bir derin devlet vardır, bir de onun yedeği yedek devlet vardır diyen sayın cumhurbaşkanının söylediği bir sözü hatırlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Batman’da silahlar, valiye silah alımı için yetki verildi. Silahlar alındı ve bu silahlar Hizbullah’ta çıktı. Daha sonra yine devletin kendi meşru güçleriyle yapmış olduğu operasyonlarda bizim güvenliğimiz sağlamak adına son derece önemli hepsine teşekkür etmek gerekiyor, yaptığı operasyonda bu silahlar çıktı. Devletin aldığı silahlar çıktı. O zamanki sayın cumhurbaşkanı dedi ki; devlet rutinin dışına çıkmıştır ve bu kapatıldı. Böyle şey olabilir mi? O zaman yarın işbaşına ben geldiğimde Can Dündar benim için çok önemli birisi değildir, rutinin dışına çıkabilirim deme yetkisini bana veriyor, bizden sonraki kuşaklara veriyor.

Can Dündar: Siz yine de rutinin içinde kalmaya çalışın. Buyurun sayın Sancar.

Mithat Sancar: Şimdi sayın Gündeş’i dinlerken doğrusunu isterseniz hani nerede durabileceğimi pek kestiremedim. Yani üslup, kavramlar hukuk dışından çıkılabilir iması, havası veriyor. Böyle kastetmese de verdiği cevaplarla bunun sanki olabileceğini mesela hani Çatlı’dan söz ederken Abdullah diye söz ediyor.

Nuri Gündeş: Ben Abdullah’tan bahsetmedim.

Mithat Sancar: Yanlış anlamış olabilirim ama izin verin ben bitireyim sonra hani cevap verin.

Nuri Gündeş: Çünkü bakın, bir memleket eğer savaş halindeyse yabancı ülke gizli servisleri hapishaneyi boşaltıp onlarla, hapishaneden adam çıkartıp İsrail servisi ...

Mithat Sancar: Böyle bir şey olamaz.

Nuri Gündeş: Nasıl olamaz, yapıyorlar.

Mithat Sancar: Yani İsrail bize örnek olamaz. Eğer İsrail gibi bir devlet olmayı içinize sindirirseniz İsrail’in dünya halklarının gözünde nerede olduğunu içinize sindirirseniz savunursunuz.

Nuri Gündeş: İngiltere de yapıyor, Amerika da yapıyor ama biz yaptık demiyoruz yanlış anlamayın.

Mithat Sancar: Hayır ama şu üslup bir defa zaten anlaşıldı ki durduğum yer, söylemek istediğim şey hani doğru yani aldığım izlenim doğru. Başka devletlerin yaptığı söyleniyor ve biz niye yapmayalım deniyor. Çok tipik iki örneği var. Diğer ülkelerde olduğuna dair de tartışmalar 90’larda çok yoğunlaştı, ortaya çıktı.

Nuri Gündeş: Yalnız bir şey söyleyeyim, bunu yanlış anladınız. Ben Türkiye içinde söylemiyorum.

Mithat Sancar: Anladım ama bu zaten sizin dışınızda da kullanılan bir argüman, ona ilişkin görüşümü söylemeye çalışıyorum. Yani size doğrudan cevap olsun diye değil.

Can Dündar: Ama Türkiye’de de yapılmıştır bu öyle değil mi? Türkiye’de de yapılmıştır yani komisyon raporlarına da geçmiştir.

Nuri Gündeş: O benim dışımda.

Can Dündar: Hayır sizinle ilgili değil, Türkiye bunu yapmış.

Mithat Sancar: Ben yapılmalıdır demiyorum diyor anladım. Yani hani orada durabiliriz ama şu var; söylediği argümanlar zaten bu konuda Türkiye’de yapılmıştır ve sorgulanmamalıdır için kullanılan argümanlardır.

Can Dündar: Ahmet İnsel’in bir sözü vardı, toplarsanız.

Mithat Sancar: Şimdi şunu hani bunu bitireyim istiyorum, çok uzatmayacağım gerçekten. Biz kutsal devlet üzerine yemin etmek soyut bir devlet kavramı, sıfatsız bir devlet kavramını öne çıkarmak demektir. Anayasaya uygun bir yemin değildir. Anayasa Türkiye devleti diye bir devletten söz etmez. İkinci madde devletin adını hukuk devleti koymuş, sıfatlarını saymıştır. Laik, demokratik, sosyal, insan haklarına saygılı hukuk devletidir Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Biz bunun üzerine yemin etmişiz. Yani yemin etmeliyiz. Sonuç itibariyle şunu söyleyeceğim; yani bu tür şeylerin olabileceğini ima eden böyle bir hava başka ülkeleri örnek gösteren bir yaklaşım meşruiyet temeli olamaz. Sayın Gündeş hayır size cevap değil lütfen sonra tekrar söylersiniz.

Nuri Gündeş: Yanlış ama.

Can Dündar: Söyleyin siz dinleyelim Nuri bey’in şeyini.

Nuri Gündeş: Yanlış. Ben devletin elinin eremeyeceği, yurtdışında Hamiri ismeti biz el salmış, 41 tane hariciyemizi öldürmüş kişilere karşı yapılan mücadeleden bahsettim, siz Türkiye’den bahsediyorsunuz.

Mithat Sancar: Hayır şimdi bakın oradan da buraya geliş konusundaki değerlendirmeleriniz son derece yumuşak kaldı. Orada ben bilmem olmuş olabilir, ben de oradan buraya geliyorum. Susurluk komisyonuna verilen ifadelerde sayın Sağlar zaten bilir. Orada kullanıldığı söylenen sizin Türk vatandaşıdır, Türktür 3-5 kovada o atmıştır ne var bunda dediğiniz insan 1978’ten beri İnterpol tarafından aranan, Türkiye mahkemeleri tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yasal organları tarafından idama mahkum edilmiş insandır ve bunun kullanıldığı biliniyor. Şimdi siz bu operasyonu yaparsınız. Sayın Mete de söyledi, böyle operasyonları yaparsınız hukukun içinde nasıl kalabileceğiniz ayrı mesele ama şunu yapamazsınız; sizin kendi aradığınız insanı mahkum olmuş bir insanı, bunu kesin yapamazsınız. Hapishaneden adam çıkararak dediniz, yapamazsınız. Bir suçluyu, aranan bir insanı Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusu 800 bin asker galiba, bir kaç yüz bin polis, bir kaç onbin istihbarat mensubu bu kadar eleman içinde yetmiyor mu? Neden illa katliam sanıklarını niye suçluları alıyorsunuz ve bu devletin anayasasını, hukuk devleti ilkesini darmadağın ediyorsunuz. Sonra o insanlar ne yaparlar? Tarihteki bütün örnekler gösteriyor. Susurluk’ta da ortaya çıktı, bu insanların her türlü hukuk dışı ve ahlak dışı faaliyetlerine de zemini hazırlamış olursunuz, dünyada da bu böyledir. Verdiğiniz örnekler mesela birini beslersiniz, Amerika Birleşik Devletleri Afganistan’da bu mücadele için El-Kaide’yi yarattı ve besledi, bunu biliyoruz. Ne oldu? Şimdi bütün dünyanın başına bela ettiler. Peki İsrail ne yaptı? El Fetih ile mücadele için Hamas’ı kurdu. Şimdi? Peki Türkiye Hizbullah kurdu.

Nuri Gündeş: Savunma hakkı verin, siz yanlış anladınız.

Mithat Sancar: Hayır şimdi artık size cevap olmadığını kabul edin, sayın Gündeş onu söylemiyorum. Yani ben bu olayın ...

Nuri Gündeş: Siz diye hitap ediyorsunuz, ben onları söylemedim.

Mithat Sancar: Hayır siz, ben diyorum yani biz diyorum. Yani devlet olarak.

Nuri Gündeş: Bakın benim elemanım değil. Eleman olarak kullanmadık.

Can Dündar: Ne olarak kullanıldı sayın Gündeş?

Nuri Gündeş: Kendiliğinden yapmış diyorum bakın.

Mithat Sancar: Şimdi siz böyle diyorsunuz ...

Can Dündar: Kendiliğinden yapmış?

Nuri Gündeş: Kendiliğinden yapmışlar. Böyle yapan var mesela böyle yapanlar var. Türklük şuuru

Can Dündar: Pasaport verenler belli, silah kullanma izni verenler belli.

Nuri Gündeş: Bizim onunla hiçbir ilgimiz yok.

Mithat Sancar: Sizin ilginiz olmayabilir, şunu söyleyip bitireceğim yani çok kısa olarak söyleyeceğim. Böyle konuştuğunuz zaman ve olayı sadece Asala mücadele boyutunda aldığınız zaman zaten yaratılmış olan şu meşruiyet zeminin güçlenmesine katkı yapıyorsunuz. Siz değil, ben, siz kim yaparsa yapsın.

Can Dündar: Meşruiyet derken bu cinayetin meşrulaştırılmasını kastediyorsunuz.

Mithat Sancar: Evet yani içeride kullanılmasına, işte yüzlerce, binlerce operasyon.

Can Dündar: Yani bunu devlet yaptıysa biz niye yapmayalım’a gelen bir şey meşrulaştı.

Mithat Sancar: Hayır şunu söylüyorum; yaptıkları da, Susurluk’ta yaptıkları da meşruydu, aslında o kahramandı. Çünkü bir dönem işte bunları yaptı. Bunları yaptığı için de sonra yaptıkları da meşrudur, bunu gören başkaları da ben Çatlı olmak isterim diyor.

Nuri Gündeş: Şimdi bakın ben size bir şey söyleyeyim. Ben değil onların kullanılması, Güneydoğu’daki korucu sistemine de karşıyım. Neden? Çünkü bunlar zamanla devletten aldığı güçleri kendi menfaatlerine kullanıyorlar.

Ömer Lütfi Mete: Aynen öyle.

Nuri Gündeş: Güneydoğu’da verdiğim rapor şudur; ya bu adamlar ellerindeki silahları satacaklardır, ya onu kendi ahmallerine hizmet edeceklerdir, veya ellerinde bu silah olduğu için, devletin adamı olduğu için hedef olacaklardır.

Mithat Sancar: Hepte olmuştur zaten.

Nuri Gündeş: Şimdi bakın şimdi bu şeyi, müsaade edin burada söyleyeyim. Burada söylerken hiçbir zaman sizin anladığınız şekilde söylemem. Ben yurtdışında yapılan bir operasyonu meşruiyetini kendi açımdan söyledim, benim elemanım demedim.

Mithat Sancar: Siz değil ama devletin belgeleriyle eleman olarak kullanıldığı ortaya çıktı.

Nuri Gündeş: Devletin elemanı değildir, devletin kayıtlı elemanı değildir, devletin paralı elemanı değildir.

Mithat Sancar: Devletin verdiği kırmızı pasaportla çıkmıştır.

Nuri Gündeş: Efendim bize ne, onu kim verdiyse. Parayla da alıyorlar pasaport.

Ahmet İnsel: Bazı ülkelerde bu yapılmış olsa demokratik ülke ile demokratik olmayan ülkenin arasındaki fark böyle bir rezalet ortaya çıktığında yani devletin pasaport verip veya nüfus cüzdanı verip kimlik verip, resmi kimlik verip bir suçluyu kendi istihbarat elemanı olarak eylem elemanı olarak ortaya çıktığında burada işleyecek mekanizmalar vardır. Velev ki kullanmış olduğu diyelim, kullandı. Demokratik bir devlette işleyecek olan mekanizma bunun sorumluların ortaya çıkarılması ve cezalandırılmasıdır. İkinci mekanizma vardır demokratik mekanizmalarda. Bu çünkü her seferinde sivil yönetimin yani hükümetin o kurumunun en üstündeki temsilcisi yani ya bakandır bu, ya emniyet genel müdürüdür istifa eder. İstifa eder çünkü kendi altındaki altlarının yaptığı eylemlerden sorumludur. Gayri kanuni bir işlem yapılmıştır. Artık o gayri kanuni işlemi yapan kişinin en üstü o mevkide duramaz. Niçin Türkiye’de seçilmişler bu istifayı yapmazlar? Çünkü seçilmişler kendilerinin de asli yönetici olmadığını bildikleri için sorumluluğu üzerine almazlar. Bugün içişleri bakanının aklından istifa etmek geçmiyor. Halbuki kendi hiyerarşisi içinde, kendi sorumluluğunda olan insanlar ciddi hukuk dışı işlemler yapmışlardır. Emniyet genel müdürlüğünün sorumluluğundadır bu, emniyet genel müdürlüğü kendisi istifa etmelidir. Yani daha önceden bakanın, hükümetin falan değil normal mekanizma orada istifa mekanizmasıdır, soruşturma mekanizmasıdır. Olabilir böyle şeyler yani hiçbir devlet denen şey çok temiz bir şey değil. Devlet denen şeyin içinde çok kirli şeyler de var.

Can Dündar: Ama yaptırımı var, müeyyidesi var.

Ahmet İnsel: Ama demokratik olan devletle, demokratik olmayan yani Rusya ile bir Türkmenistan’la, ne bileyim Türkiye'nin arasında olması gereken fark örnekleri alıyorsak eğer, bu olmak gerekir.

Can Dündar: Namık Kemal Zeybek’in bir düzeltmesi var, Fikri Sağlar’a ve Ömer Lütfi Mete’ye söz vereceğim, kısa bir aradan sonra. Bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Derin devlet tartışmasının derinliklerine inmeye başladık bu saatte. Namık Kemal Zeybek bir cevap hakkı kullanmak istiyordu. Alperen ocaklarının adını verdi çünkü Nuri bey.

Namık Kemal Zeybek: Sayın Gündeş adını da tam söyleyemiyor, iyi takip edememiş beli. Bu işin Alperen ocaklarıyla hiçbir ilgisi olmadığı belli yani görünüp duruyor. Alperen ocaklarından çok önce varolan nizami alem ocaklarına bir ara uğramış çıkmış, anlaşılan ocakları pasifist bulmuş, beğenmemiş başka yerlere açılmış. Yani dolayısıyla hemen böyle Alperen ocakları filan diye adını bile söyleyemediği, adını bile bilmediği bir konuda hemen gündeme getirmesi elbette ki saygıdeğer bir insan olarak çok saygıdeğer bir tutum değil.

Nuri Gündeş: Ben de basından duyuyorum, ben yani işin içinde değilim.

Can Dündar: Sayın Zeybek isterseniz bu turda ...

Namık Kemal Zeybek: Şunu söyleyeyim; şimdi bu konularda az bilgiyle hüküm vermek zordur. Yani bir olay olmuş, nedir bu olay? Çok az bilgi sahibi olan insanlar hemen tahminle dış mihrakların işi olamaz, olabilir, derin incelemek lazım, üzerine gitmek lazım, bunun arkasında ne var? Olmayabilirde, o da mümkündür ama bütün bunlar incelemeler, araştırmalar, sorgulamalar sonucunda ortaya çıkar ve mutlaka çıkarılmalıdır. Ben bunu söyleyeyim. Efendim burada tabi böyle tam net olarak söylenmese de milliyetçilik yine suçlu sandalyesine konulur gibi oluyor. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Türk milliyetçiliği Atatürk’ün ortaya koyduğu Türk milliyetçiliği hem bu devletin, hem bu halkın güvencesidir. En önemli savunma mekanizmasıdır. Dolayısıyla bir toplum eğer milliyetçi olmaktan çıkarsa o toplum dağılmaya başlar ama milliyetçilik nedir, milliyetçi nedir, onun tanımını yapmak lazım, üzerinde durmak lazım. Efendim milliyetçiler yapıyor. Kim milliyetçi, nereden belli milliyetçi olduğu? Yani hangi ifadesinden belli milliyetçi olduğu? Yani eylemi bilip onun karşıtında hemen milliyetçiler vardır demek doğru değildir. Yani çok yakın zamanda, çok yakınlarımızda bir önemli işadamını da bir kaç kişi öldürdü ve halen işte onlardan birisi Avrupa’da dolaşıp duruyor, Avrupa’nın hukuğa çok bağlı devletleri hiç o kişiyi getirip Türkiye’ye teslim etmiyorlar, koruyup duruyorlar. Bir başka şey daha söyleyeceğim. Evet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bir takım yanlış iş yapanlar vardır, devletimizin kurumlarında eksiklikler, yanlışlıklar vardır ama ne başka devletlerde bu yanlışlıkların olması bizde de olmasını meşru gösterir, ne de bir çok devlette olan ama olmaması gereken yanlışlıklar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde var diye ısrarla böyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kötüleyecek ifadelerden de kaçınmak gerekir. Yanlışları devlet yapmıyor, devlet çünkü bir soyut kavram ve o bize lazım.

Can Dündar: Bu biraz önce Nuri Gündeş’in söylediklerini siz yanlışlık olarak görüyor musunuz?

Namık Kemal Zeybek: Hangisini?

Can Dündar: Yani bu işte bir Asala operasyonu devletin bir tür refleks olarak bu görevlendirmeleri yapması.

Namık Kemal Zeybek: Efendim Asala konusunda devletimiz gereğini yapmıştır, ondan ötesini ben bilmiyorum. Yani birileri yaptı mı, yapmadı mı bilmiyoruz ki. Ben bilmiyorum, acaba bu bilenler nasıl biliyorlar hemen. Yani ortada basında çıkan bir şeyden ötürü hemen hüküm verip bu olmuştur demek ne kadar doğrudur. Bu kadar açık mı? Yani biz derin devlet derken kendimizin çok derin bilgilere sahip olduğu sanısında da varmayalım, yanılgısına varmayalım.

Can Dündar: Hayır teorik olarak diyor ki yani gerekirse devlet hapishanelerdeki herkesi de görevlendirir.

Namık Kemal Zeybek: Böyle bir şey olmuş olsa asla böyle bir şeyi onaylamam, zaten sayın Gündeş’in de ben onayladığını anlamadım yani öyle bir şey söylemedi.

Nuri Gündeş: Hayır.

Namık Kemal Zeybek: Öyle bir şey söylemedi. Onaylaması mümkün değildir.

Can Dündar: Devlet gerekirse hapishanelerdeki herkesi görevlendirir.

Namık Kemal Zeybek: Devletin görevleri vardır, devletin görevlileri gereğini yaparlar yani ama bu gereği yapılırken de yine hukuk içinde kalınması gerekir. Bizim devletimiz bütün devletler gibi birinci görevi bütün devletlerin birinci görevi halkının güvenliğini ve huzurunu sağlamaktır, buna asayiş ve emniyet derler. Devletin birinci görevi asla vazgeçemeyeceği görev budur. Asayişi sağlamak, emniyeti sağlamak. Asayiş iç meseledir, emniyette dış meseledir. Devlet bunun için lazımdır ama bu klasik devlet anlayışıdır, bizim devlet başardınız tartışmalı olsa da aynı zamanda bir hukuk devletidir. Yani en azından yaklaşımımız budur, kararımız budur. Ne kadar başardığımız tartışmalı olsa da bizim devlet aynı zamanda bir refah devletidir. Ne kadar tartışmalı olsa da sosyal devlettir ve devletimiz bunların gereklerini yerine getirmelidir ama bir şeyi hiç unutmamalıyız; yani elbette ki bölge üzerinde planı olanlar, büyük Ortadoğu projeleri gündeme getirip büyük Ortadoğu ülkelerinin kaynaklarını ele geçirmek ve bütün bu coğrafyayı kendi malları için uygun pazar haline getirmek isteyenlerin çok ince hesapları vardır. Dolayısıyla bu ince hesaplar için de çok ince ince işler de kurulur, kurgulanır ve yapılır. Bunlar da vardır.

Can Dündar: Bir Amerika’nın tezgahı da olabilir bu diyorsunuz?

Namık Kemal Zeybek: Evet mümkündür, vardır. Çünkü bildiğimiz bir gerçek var. Büyük Ortadoğu projesinin en önemli kararlarından birisi milli devletleri ortadan kaldırmak ki bunun içine Avrupa ülkeleri de dahildir. Bunlar açıklanmaktadır, kitaplarda da yazılmaktadır. Yani Brezinski’nin büyük satranç tahtası adlı kitabını okuduğunuz zamanda bir çok gerçekler ortaya çıkar. Yine Amerikalıların yazdığı kitapları okursanız Amerikalıların, vicdan sahibi Amerikalıların mesela Joseph ..... kitaplarını okumak yine bir çok gerçeklere bizi ulaştırır. Yani bunlar yokmuş gibi her şey Türkiye’de birilerinin yanlışından ibaret gibiymiş gibi bakmak yanlıştır ama bu büyük doğru Türkiye’de durumdan vazife çıkarıp, hukuksuzluk yapanları kanunsuzluk yapanları da mazur göstermez ve onları da meşru kılmaz.

Can Dündar: Teşekkür ederim.

Ömer Lütfi Mete: Bir şu ayrıntıyı koysak iyi olur diye düşünüyorum. Hem tırnak içinde uygar, demokrat sayılan ülkeler hemen hemen bizdeki kadar karanlık olayların yaşandığı ülkelerdir. Bunda hiç kuşkum yok, orada şu oluyor demin Ahmet bey’in işaret ettiği gibi. Devlet gereğini yapıyor yani farkında olsa en tepeden göz yumulmuş bile olsa nihayetinde bir kangren olmuş gibi o uzvu kesip atıyor.

Mithat Sancar: Yani İtalyan başbakanını bile mahkum ettiler yani.

Ömer Lütfi Mete: Gayet tabi. Yani bunu bizim devletimiz bunu yapmadığı için aslında devlet bile değil diye düşünüyorum.

Can Dündar: Devlet onu göze alıyor dediniz zaten siz. Yani devlet bu işe girerken sonunda olacağını bilerek giriyor.

Ömer Lütfi Mete: Gayet tabi şimdi. Bir içişleri bakanı gidebilir, bir genelkurmay başkanı gidebilir böyle kariyer seçenlerin kaderidir bu. Devlet ciddi bir iştir, ateşte oynamaktır. Devlet adamı iseniz lanetlenmeyi bile göze alacaksınız eğer bunu yapıyorsanız. Birisi bunun bedelini ödeyecek. Şimdi biz de bunu yapmıyoruz, bu olmadığı için biz bu sefer sadece içimizde dönen bir kirli oyunun parçalarıyız gibi görünüyoruz. Şimdi bu olaya bir bakarsak, bir örnek için üzerinde durmak istiyorum. Aşağı yukarı 5 yıldır çok ısrarlı bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nin Karadeniz’e girmek istediğini biliyoruz. Yani NATO Karadeniz’de olayım diyor. Bizim nasıl bulmuşlar, gerçi bu iradeyi de yadırgadım, daha doğrusu beklemiyordum bu kadar. Bizim askerimiz de direniyor. Yani bir NATO üyesi ülke olarak Karadeniz’deyiz ayrıca. Haklı olarak şimdi bir de Rusya’nın istemediği bir olay olacak bu ama Trabzon’da oralarda kopan fırtınaların arkasında bu iradenin payını aramamak mümkün değil. Dolayısıyla bir şekilde Türkiye’ye bunlar bakın canınızı yakarım, ayağınıza basarım demektir. Politik sonuçları tasvip etmemek için yapılmış operasyonlar olabilir. Demiyorum ki bu yani bir takım çılgınların yaptığı bir eylemden ibaret olmayabilir, asla böyle değildir demiyorum ama şu an itibariyle ortadaki veriler her iki ihtimalin en azından denk olduğunu gösteriyor. Biz bu ve benzeri olayların hiçbirisinde gündelik katil ya da katil zanlıları bulup arkasını getiremediğimiz için ülke olarak daima ülkeden ülkeye operasyonlara aday bir ülke halinde kalıyoruz. Kimsenin ayağına basamıyoruz, çek ayağını diyemiyoruz. Bu aslında derin devletin olmaması mıdır, devletin olmaması mıdır aynı kapıya çıkıyor. Bir ülke kendisi içinde bu kadar dış operasyonun yapılabilmesine niçin seyirci kalıyor? Aciz mi, çaresiz mi?

Can Dündar: Daha çok kendi yurttaşıyla uğraştığı için böyle bir şey?

Ömer Lütfi Mete: Hayır aksine kendi vatandaşlarıyla uğraşıyor.

Can Dündar: İşte onu diyorum.

Ömer Lütfi Mete: Bu devletin birimleri, birincisi birbirleriyle kavga ediyorlar. İkincisi, vatandaşla kavga ediyorlar, eloğlu da gelip cirit atıyor, mesele bundan ibaret. Bunu görmemiz lazım, derininde bu var bu işin.

Can Dündar: Teşekkür ederim. Sayın Sağlar?

Fikri Sağlar: Aslında nedenine gelince çok basit, buradaki konuşmalarımızın özeti de o bence. Türkiye Cumhuriyeti henüz hukuk devleti olmadı. Hukuk devleti olma doğrultusundaki iradesi de kırıldı biraz evvel söylediğimiz nedenlerden kaynaklanarak. Eğer biz hukuk devleti olabilseydik, eğer biz herkesin eşit haklara sahip olduğunu, özgür olduğunu, o özgürlüğün sınırlarını kurallarla ve yani hukukla belirleyeceğiz demiş olsaydık bunları konuşmazdık. Biz bunları konuştuğumuz içindir ki biraz evvel söylediğiniz gibi bir yerde okudum, ne kadar doğru bilmiyorum. Türkiye’de 25 ülkenin istihbarat örgütünün adamları dolaştığını ve bunların büyük bir çoğunluğunun Güneydoğu’da ve Karadeniz’de olduğunu dolaştığını söylediler. Kaç kişiler, nelerdir onları bilemiyorum ama böyle bir bilgi sahibiyim. Şimdi başka ülkelerde de böyle şeyler vardır diyor bizim şeylerimizde de ama onlar hukuk devletine uygun yapıyorlar diyor. O nedenle İtalya’daki temiz eller operasyonunda 3 başbakan 336 milletvekili ve binlerce kamu görevlisi tutuklandı, İspanya’da daha yine bir kaç sene önce Bask bölgesinde yapılan bu tip faaliyetlerde, yasa dışı faaliyetlerden dolayı içişleri bakanı eski başbakan Gonzales de dava edildi. Emniyet genel müdürü ve bir çok polis tutuklandı. Fransa’da aynı şeyler yapıldı. Türkiye’de neden yapılmadı? Türkiye hukuk devleti olmaktan çıktığı için. Bakın şimdi meşru olmayan, meşru ve sizin için meşru olan güvenliğiniz için de olsa yapmanız gereken bir işlemi meşru olmayan kişiler ve yolla yaparsanız hukuk devleti olmaktan çıkıyorsunuz. Benim yurtseverliğimi kimse tartışamaz, benim milliyetçiliğimi kimse tartışamaz. Ben bu ülkenin Türkiye Cumhuriyeti’nin saygın, Türkiye Cumhuriyeti’nin barış içerisinde yaşayan kişilikli, komşularıyla ve dünyada etkin bir ülke olmasını istiyorum. Onun için çok iftihar ederek bu ülkede varolan sıkıntıları anlatmaya ve bunları çözmeye gidiyorum. Kimse kimsenin milliyetçiliği ile ya da sevgisiyle tartışma konusu yapmamalıdır. Önemli olan kurallardır. Şimdi bir şey okumak istiyorum. 12 Ekim 1998 günü yani meşru olmayan organlarla iş yapmaya başladığınız zaman nerelere geldiğini göstermek adına ya da işte katilleri siz devlet görevlisi gibi kullanırsanız ne yapalım canım orada da bir düşman vardı, onu onlarla öldürdük derseniz nereye gittiğini göstermek için söylüyorum. 12 Ekim 1998 günü Mehmet Eymür İstanbul 6 nolu DGM’ye ifade verdi. İfadesinde dedi ki; Mehmet Ağar’ın emriyle Nurettin Güven ile Devsol lideri Dursun Karataş’a 80 kilo uyuşturucu gönderdi. Ancak Tarık Ümit bu uyuşturucuyu ihbar ettiği için Almanlara, Tarık Ümit öldürüldü. Emniyet genel müdürü Dursun Karataş’ın yakalanması için Nurettin Güven’e resmi bir kişi yasadışı yollardan 80 kilo eroin gönderdiğini mahkemeye söylüyor. Bu doğru mudur diye soruldu. Arkasından 19 Kasım 1998’de Mehmet Eymür geldi bir hata yaptım dedi. 292.5 kilo eroin gönderildi dedi. Şimdi bu doğru mudur? Bu mahkeme zabıtlarına geçti. Peki bununla ilgili ne yapıldı? Eğer siz bununla ilgili bir şey yapmazsanız, Türkiye bundan sonra bir çok şeyi yapabilir. İtirafçılar var, itirafçılar gidiyor bomba atıyor, adam öldürüyor. Bakın bizim komisyonda da geldi bunlar. Muratlar diye iki murat diye insanlar var. Bunlar itirafçılık yapmışlar, sonra devlet bunları yasayla itirafçı yasasından koruma altına almış. İzmir’de adam soydular, gasp ettiler. Gittiler rüşvet aldılar, bir şey yapamıyordu koruma altında olduğu için. Adam diyor ki, ikisi; biz yolda gidiyorduk bir araba bizi solladı. Vay sen bizi nasıl sollarsın diye gittik adamı öldürdük diyor. Adam niçin öldüğünü bilmiyor. Gidiyor teypte kayıtları var bunların. Eğer siz yasalardan uzaklaşırsanız arkası arkasına bir çok örnek verebiliriz. O nedenle Türkiye’de benim bildiğim kadarıyla 17.547 faili meçhul cinayet var. Şimdi oradan sayın Mete’ye geliyorum, Hrant cinayetine. Benim de Danıştay başkanıyla Hrant cinayetinin arkasındaki güçlerin farklı olduğu görüşündeyim. Evet bizimkinde yani bir çok kurumların bundan fırsat bilerek, ellerindeki belgelerle birbirlerini çürütme doğrultusunda, hükümet yani seçilmişler ve atanmışların birbirleriyle çarpıştırdığı tetikçiler veya kurumlar, kuruluşların dışında bundan faydalanmanın, bundan rant elde etmenin dışında arkasında bu işin yapanların, tezgahlayanların farklı olduğunu düşünüyorum. 1 Mart tezkeresinde de Amerika Irak’a girerken Trabzon’u da istedi. Trabzon limanından da kullanılmasını istedi. Trabzon’da bir şeyler oluyor, linç eylemleri oluyor, işte papaz öldürüldü, oralardan birileri getiriliyor ve Hrant Dink’in öldürülmesinden bugüne kadar geçen sürede de çok ciddi, daha önce de yapılıyordu bu. Yani Danıştay baskını sonrasında da yapıldı hatırlarsanız, Atabeyler ve arkasından genelkurmay’ın önünde basın açıklamaları, belgeler vermeler bu kirli bilgilendirme yani yanlış enformasyon, dezenformasyon yapılıyordu ama bugünkü kadar yapılmamıştı. Şimdi bugünkü kadar yapılmasının arkasındaki yatan nedir, bunu çok düşünmeliyiz. Evet bilgi sahibi olarak düşünmeliyiz.

Ömer Lütfi Mete: Bulmalıyız.

Fikri Sağlar: Bulmalıyız. Şunun ben bir türlü cevabını alamıyorum; üzerinde sim kartları var, çıktı. Nerede çıktı Ogün Samast’ın cezaevine girerken çıktı. Şimdi bu sim kartı daha önceden Trabzon’dan konmuşsa, yol boyunca herkes arayıp da bulamamışta ayrı bir mesele. Eğer emniyetin sorgulaması sırasında bulunmuş ve görülmemişse ayrı bir mesele. Oralarda yoksa, ring arabasına bindirilip cezaevine götürülürken cezaevinde çıktığına göre o arada cebine konulmuşsa ayrı bir mesele. Kim bunları yaptı? Bunun üzerine gitmek gerekiyor ama biz onun üzerinde kimle konuştuğunla, işte jandarmanın bir erinmiş onunla verdiği gibi enformasyonlarla işi geçiştiriyoruz. Benim söylemek istediğim ...

Can Dündar: Teşekkür ederim. Son tura geleceğim, orada tekrar söz vereceğim. Son turda bütün konuklarımızdan peki bunun içinden nasıl çıkarız? Devleti rayına nasıl oturturuz, o konuda bilgi sahibi sunmalarını rica edeceğiz. Bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Son tura girdik. Derin devlet ne yapılmalı, onu tartışacağız konuklarımızla. Sizlerden çok sayıda mesaj alıyoruz. Ayrıca stüdyoda genç arkadaşlarımız da var, onların soruları da var. Deniz Menekşe’den bir soru alıp, Nuri Gündeş’le başlamak istiyorum son tura. Buyurun?

Deniz Menekşe: Sorum Nuri Gündeş’e. Ülkemizde emniyetin ayrı, jandarmanın ayrı istihbaratı var. Ayrıca JİTEM diye ayrı bir yapı var. Milli istihbarat teşkilatı da var ayrıca. Dolayısıyla ortada istihbarat açısından bir karışıklık var. Sizce istihbarat tek elde toplansa daha iyi olmaz mı?

Can Dündar: Bir çözüm önerisi olarak siz ne öngörürsünüz bütün bu kaostan çıkmak için ve arkadaşımızın sorusu.

Nuri Gündeş: Şimdi efendim devletin milli istihbarat, adından da anlaşılacağı üzere bir ana kuruluşu var. Bu gizli kaynaklardan, açık kaynaklardan, yarı açık kaynaklardan haber toplar. Bu haberi temel istihbarat olarak toplar, arşivler cari istihbarata toplar, ondan sonra da onların ikisini birleştirerek muhtemel spekülatif istihbaratı toplar. Mesela ben bir şey söyleyeyim; bundan diyelim ben dış istihbarat başkanlığına tayin oldum. Irak-İran savaşı çok şiddetli bir şeklide devam ediyor. Barzani güçleri sıklet merkeziyle İran üsleri üzerine gidiyor. Irak güçleri Barzani’yi arkadan vurmak istedi. O zaman ne yaptı Saddam? Öyle bir hunharca plan hazırladı. Halepçe'ye bomba attı, biyolojik bomba attı. Şimdi biz burada daha evvel dedik ki; Kerkük Kürtleri zavallı. Kendi kendini koruyamayacaklar. 70’li yıllarda bunlar ne yapmışlar, bizim yanlış politikalarımız dolayısıyla bir kısmı orayı terk etmiş, bir kısmı da idam olmuş, silahsız. Soran bölgesinde Barzani ile Talabani yerleşmiş, bizimkiler Kerkük’te kendi topraklarını koruyacak halde değiller. Onlara bir asimilasyon politikası uyguluyor Saddam. Malını bir Türk’e satamıyor. Nüfus idarelerinde kayıtlar yok ediliyor. Sanki bugün, bu sene sonunda yapılacak referandumu o zamandan Saddam onları hazırlamış, farkında olmadan. Bu şartlar altında oranın hani bir ara söylediler, ne yapması lazım silahlanması lazım ama gelin görün ki devletteki devamlılık ben ayrıldıktan sonra vazgeçtiler. Şimdi planlamasıyla bu oluyor devletin başında. Milli güvenlik kurulu, devlet, mevlet ama Irak bize küser diye böyle bir şeyden vazgeçti ama neye küser? Irak ne yapıyor ki bize PKK’yı orada efendim besliyor, oradan gönderiyor, oradan şey yapıyor. İşte yani devletin bugün sıkıntılı bir duruma düşmesine vesile oldu. 1 Mart tezkeresiyle doğru veya yanlış Amerika’nın husumetini çektik, orada demin söylediğiniz gibi büyük Ortadoğu projesini canlandırmak için bir üst lazımdı, Kürt bölgesinde bir özerk cumhuriyet kurup orada asamadık.

Can Dündar: Siz değişmeyen bir devlet politikası olmalı ve ona uyulmalı mı diyorsunuz her iktidar döneminde.

Nuri Gündeş: Şimdi efendim bakın bizim psikolojik savunma başkanlığı kurulduğu zaman Nurettin Paşa tuğgeneral başındaydı. 3 tane tanırsın İbrahim Kafesoğlu diye bir profesör geldi. Ben dedim ki; sayın Paşam psikolojik savunmanın da anlamı şu olmalı; bir propaganda yapılmadan evvel haber almalı, o da karşı propagandayla yok etmeli. Sen burada otur benim yanımda dedi. Geldiği zaman, Kafesoğlu’nun ben hiç unutamadığım Allah rahmet eylesin bir sözü var. Eskiden Osmanlı İmparatorluğu’nda bir .......... varmış. Devletin ana politikasını, milli politikasını çizermiş bunlar ama sonradan demin söylediğiniz gibi hükümetle politikası haline gelmiş bizim milli politikamız. Hatta şöyle; ben dış istihbarat başkanı olduğum zaman dış Türkler politikasını yeniden ele aldım. Atatürk’ün o 33 senesinde söylediği Rusya’daki Türk devletlerinin şimdiden ele alınıp onlara el uzatılmasını söylemişti sonradan vakit geçer diye, Atatürk’ün böyle bir konuşması var. Sonra Özal’ın da yaptığı Bulgaristan’a gelin canım, hepiniz gelin, hepiniz gelin, hepiniz gelin bu değil. Bizim politikamız onların orada kalıp Türk örf, adet, ananelerine göre hareket etmeleri, bunu yapamadık. Şimdi onun için bu politikalar milli politikalar çok önemlidir. Devletin ana iyi çizilmelidir. Mesela Yunanistan’ın bir .... iddiası var, İstanbul vardır, şu vardır filan. Rusların sıcak denizlere inme politikası vardır. Bu çarlık Rusya’sında da aynıdır, hiç değişmez bunlar ama bizde hükümetler politikası var. Onun için bu milli politika çok önemlidir.

Can Dündar: Ahmet İnsel ne diyorsunuz? Yani bir sabit politika olması, devletin bir resmi politikası olması.

Ahmet İnsel: Bütünüyle devletin toplumdan bağımsız, toplumun dinamiklerinden bağımsız ve toplumu denetleyen, toplumun üzerinde tahakküm kuran bir devlet anlayışının sonucudur. Devletin toplumsal dinamiklerden bağımsız bir milli politikası ancak devlet politikasıdır. Millilik o zaman devlete özgü bir şeydir, topluma özgü bir şey değildir demektir. İşte burada zaten ciddi sorun çıkıyor. Zaten burada milliyetçilik dediğimiz o olgu o devlet aklının, o devletin tahakkümcü vasfının yeniden üretilmesi ve toplumsal çatışmaların, toplumu çeşitli fraksiyonlara bölerek millik adı altında toplumun aciz kırınması politikasının bir aracı haline gelir. Çünkü milli olma vasfı o devlete özgü bir şeydir, topluma özgü bir şey değildir. Milliyetçilik zaten aynı zamanda bütün devlet politikalarında toplumu kendine tabi kılmak ve o siyasetlere tabi kılmak için kullanılan bir araçtır. Bu açıdan milliyetçilik tehlikelidir. Biz milliyetçiliği sadece böyle iyi vatanseverlik falan filan diye geçiştiriyoruz. Herkes milliyetçi olmalı diyoruz, herkesin milliyetçi olması tehlikeli bir şeydir. Çünkü herkes milliyetçi olduğu zaman diğerine karşı da milliyetçi olmaya başlar. Toplumsal bir bölünme üzerine dayalıdır.

Can Dündar: Çare?

Ahmet İnsel: Dolayısıyla ben 3 şeyde özetlemek istiyorum. Birincisi hukuk devleti devletinde bir milli politikasının demokratik kurumlara tabi olmasıyla mümkündür. O demokratik kurumlar içinde devletin ve toplumun politikası, uzun vadeli politikaları da o demokratik kurumlar için de tespit edilir. O demokratik kurumlar toplumun geleceğini devam ettirirler, belirlerler. Çünkü toplumun, toplumu, toplumsal olguyu, yurttaşlar topluluğunu toplum dediğimiz yurttaşla topluluğudur. Yurttaşlar toplumu içinde hainler bulunduğunu, bunların hıyanet edecekleri noktasından hareket ettiğiniz andan itibaren demokratik mekanizmaları çalıştıramazsınız. Suçlular çıkabilir, yasalara aykırı davrananlar çıkabilir ama potansiyel hain anlayışı, iç düşman anlayışından baktığımız zaman demokratik mekanizmalar yerinden bütünüyle devre dışı kalırlar. Toplumu da devletin ayakta kalması için gerekli bir unsur olarak görürsek biz devlet kutsaldır, toplumda her devletin ayakta olması için bir topluma ihtiyacı var. İşte bu toplumu da bu şekilde beraber tutalım dersek eğer ki Türkiye’deki milliyetçiliğin refleksleri genellikle bu yöndedir. O zaman biz bir devlet aklının ve devlet tahakkümünün altında bir o yana, bir bu yana savrulan, dezenformasyona uğrayan, onun o günkü gerekleri neyse ona kendimizi tabi kılmış bir topluluk haline geliriz, bir sürü haline geliriz ve son olarak şunu belirteyim; hukuk devleti kavramı üzerinde çok durduk. Hukuk devleti bu anlamda hem devletin bir hukuksal dayanağı yaslanması demektir. Diğer taraftan da siyasal sorumluluk demektir. Yani sadece ben seçildim demekle de olmaz. Seçilmek aynı zamanda siyasal sorumluluğu almaktır. Ömer Lütfi Mete’nin belirttiğine yeniden geliyorum. Siyasal sorumluluğu almaktır, siyasetin bir sorumluluğu vardır. Orada yaptığınız işlerden sorumlu olmanız gerekir ve bu açıdan da toplumun devletten hesap sorması kadar siyasetten hesap sorması da olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Biz bunları yapmadığımız zaman topluma hiçbir şekilde güvenmediğimiz zaman, demokratik mekanizmalarının toplumun her seferinde bir fesatlık yuvası olarak gördüğümüz zaman o zaman zaten hukuk devleti falan gibi kavramlara bir şeyimiz olmaz ve bu çerçevede de ben yine tekrar ediyorum. Milliyetçiliğinde Türkiye’de aldığı boyutları ve genelde de bütün dünyada şunu belirteyim; bütün dünyada bütün bu kirli işler devlet içinden yapılan kirli işler hep milliyetçilik yaftası altında yapılır. Ben daha hiç görmedim ben milliyetçilik değilim deyip de bütün bu kirleri işleri yapanları dünyanın hiçbir yerinde.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim.

Ahmet İnsel: Dolayısıyla milliyetçiliğe de çok dikkatli davranmamız lazım ve milliyetçilik eleştirisini özellikle bu aşırı, bu ırkçılığa varan, Türkiye’de ırkçılığa varan bir milliyetçilik var. Bu ırkçılığa varan milliyetçiliğe karşı toplumsal olarak biz bir ahlaki karşı çıkışı gündeme getirmemiz lazım.

Can Dündar: Teşekkür ederim. Ne diyorsunuz sayın Zeybek? Son söz.

Namık Kemal Zeybek: Efendim birincisi, Türkiye’de Türk milliyetçiliği hiçbir zaman ırkçı olmamıştır, hiçbir zaman.

Ahmet İnsel: Bakın bir şey söyleyeceğim.

Namık Kemal Zeybek: Yani Türk milliyetçiliği ideolojisi asla ırkçılık yoktur.

Ahmet İnsel: Dün bir gazetede ...

Namık Kemal Zeybek: Türk milliyetçiliğin kurucusu Ziya Gökalp, fikir babası Ziya Gökalp.

Ahmet İnsel: Namık bey, bir şey söyleyeceğim siz devam edin.

Namık Kemal Zeybek: Tabii buyurunuz.

Ahmet İnsel: Dün bir gazetede ismini vermeyeceğim, önemli değil. Şunu okudum; Türk milletini oluşturan unsurlar diyor. İşte tatarlar, Kırgızlar, falan, filandır diyor ve Türkiye’de yaşayan Müslüman olan ve isimleri sayıyor, Kürtler, bilmem ne. Şimdi bu Türk milliyetçiliğinde eğer biz sadece ırk üzerinden ve Müslümanlık üzerinden ama bunu ....

Namık Kemal Zeybek: Ama şimdi siz bilim adamısınız, ırk kavramının ne olduğunu bilmeniz gerekir. Bakın hem Müslümanlar diyorsunuz, hem ırkçılık diyorsunuz. Nasıl bağdaştırıyorsunuz ?

Ahmet İnsel: Ben ayrımcılık olarak onu alıyorum.

Namık Kemal Zeybek: Efendim bu ayrımcılık başka bir şeydir.

Ahmet İnsel: Irkçılık yapanlar da vardır, ayrımcılık üzerine de oluşmuş olanlarda vardır.

Namık Kemal Zeybek: Siz öyle diyorsunuz ben tam tersini söylüyordu. Türk milliyetçiliği, Türkiye’deki Türk milliyetçiliği hiçbir zaman rasist, ırkçı olmamıştır. Asla böyle bir şey yoktur.

Ahmet İnsel: Irkçı damarları vardır.

Namık Kemal Zeybek: Efendim asla böyle bir şey yoktur.

Ahmet İnsel: Orkun dergisi. Veri diye bir şey vardır Türkiye’de.

Namık Kemal Zeybek: Yani Orkun dergisi diye bir şey vardır. Yani bu şu manayı bütün liberaller, bazı liberaller teslimiyetçidir ve Türkiye'nin dağılmasını isterler diye bütün liberaller hayır’dır diyebilir miyiz? Yani böyle genelleştirmeyin.

Ahmet İnsel: Ama siz o zaman şey demeyin; Türk milliyetçiliğin içinde bu unsurlar da vardır.

Namık Kemal Zeybek: Türk milliyetçiliği çizgisi, ana çizgisi hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Ziya Gökalp’in Türkçülüğün esaslarını yazdığı dönemde dahi, cumhuriyetin başlarında yayınlanmıştır. Onun da şikayetçi olduğu yani bazı gençler arışı görüşler ortaya koyarak Türk milliyetçiliğine zarar veriyorlar sözü vardır. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinde ırkçılık yoktur. İkincisi dünyada yer kürede, yani hayaller içinde yüzmeyelim, gerçekleri bilelim. Bu dünyada milliyetçi olmayıp da varlığını sürdürebilecek hiçbir toplum yoktur. Bütün toplumlar milliyetçi olmak çabasında içindedir. Yani milliyetçilik birleştirici bir fikirdir, bütün anayasalarımızın gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde Ziya Gökalp’in esaslarını koyduğu Mustafa Kemal Atatürk’ün uyguladığı Türk milliyetçiliği vardır. Türk milliyetçiliği olmasaydı siz burada oturamazdınız, bu dille konuşamazdınız. Yani gerçekleri konuşalım. Türkiye Cumhuriyeti varlığını biz bugün Türkçe konuşuyorsak, bugün bir ortak bir alanda Türkiye Cumhuriyeti gibi kusurları olmasına rağmen şerefli ve büyük bir devlette yaşıyorsak bunu Türk milliyetçilerine borçluyuz. Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Türk milliyetçileri Türkiye devletini kurma savaşı verirken İstanbul’da oturan, yine bu şehirde oturan bir takım yazarlarda Türk milliyetçiliği aleyhine yazılar yazıyorlar.

Fikri Sağlar: 2005’ten bahsediyorum.

Namık Kemal Zeybek: Ben de bugünden bahsediyorum.

Can Dündar: Sayın Zeybek yani derin devlete ...

Namık Kemal Zeybek: Ancak olayları ve kavramları tek açıdan yakalayıp basite irca ederek ortaya koymak birimlik yaklaşıma uygun bir çizgi değildir. Biz Türk milliyetçiliğini savunuyoruz, demokrasiyi savunuyoruz. Çünkü demokrasiyi Türk milliyetçiliğinin vazgeçilmez unsuru görüyoruz.

Can Dündar: Sorunuz devleti nasıl hukuk zeminine oturtacağız, evet.

Namık Kemal Zeybek: Hukuk devletini savunuyoruz, Türkiye’de hukuk devleti yerleşmelidir. Hukukun üstünlüğü hakim olmalıdır, devletimiz için de hiç kimse hiçbir şekilde yasa dışı işlere bulaşacak bir takım örgütlenmeler içinde olmamalıdır, olduğu zamanda gereği yapılmalıdır. Parlamentoyu kimseyi korumamalıdır bir takım dokunulmazlıkları sığınarak. Dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır.

Ömer Lütfi Mete: Sadece dokunulmazlık olmuyor.

Namık Kemal Zeybek: Bu seçimden önce herkes bunu söyledi, bu iktidarda söyledi, vaadetti. Bu iktidar vaadetti. Geleceğiz ve dokunulmazlıkları kaldıracağız. Böyle bir televizyon programında Akp sözcüsü bunu savunduğu zaman şunu söyledim; hayır kaldıramayacaksınız. Geleceksiniz belki doğru öyle görünüyor ama meclise gireceksiniz. Bütün söylediklerinizi unutacaksınız, unutulmamalı. Evet hiç kimse dokunulmaz olmamalıdır. Yasalar önünde herkes hesabını vermelidir. Açık bir toplum haline gelmeliyiz

Ömer Lütfi Mete: Kürsü dokunulmazlığı ....

Namık Kemal Zeybek: Kürsü dokunulmazlığı, fikir dokunulmazlığı ayrı, onlar ayrı ama yani onu ayrıca bir bahiste alırız.

Can Dündar: Onu ayrı bir programda tartışalım dokunulmazlıkları.

Namık Kemal Zeybek: Ama söylediğim şu; Türk milliyetçiliğine karşı şu anda bir linç kampanyası görüyorum. Ne yazık ki bir takım insanlar sanki milli devletimizi ortadan kaldıracak bir takım çalışmalar, propagandalar içinde bulunuyorlar. Türk milliyetçiliği şerefli bir fikirdir. Bir tek çözüm mü istiyorsunuz benden, söylüyorum. Türk aydınları içinde bulunduğumuz sıkıntıların çözümünü dönüp bu cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal Atatürk’ü yeniden ve derinlemesine incelerlerse bulacaklardır diyorum. Çözüm Mustafa Kemal Atatürk’tedir diyorum.

Can Dündar: Teşekkür ederim. Sayın Sağlar, kısaca lütfen bitiriyoruz.

Fikri Sağlar: Pek kısa olmayacak ama bu kadar uzun konuşmalardan sonra.

Can Dündar: Kısa kısa rica edelim.

Fikri Sağlar: Ben öncelikle dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili herkes hem fikir, siyasilerde hem fikir ama nedense sadece dokunulmazlık olarak milletvekilinin dokunulmazlıkları görünüyor. Oysa ülkemizde başka dokunulmazlıklar da var, dokunamadıklarımız var. Onların da dokunulmazlıklarının kaldırılması da gerekir. Özellikle bürokrasi. Bürokrasi son derece iyi korunur.

Ömer Lütfi Mete: Son derece dokunulmazdır.

Fikri Sağlar: Son derece iyi korunur. En güzel örneklerinden bir tanesi Şemdinli iddianamesinde adı geçen birisinden kaynaklanarak savcı bile yerinden alınmıştır. Dolayısıyla dokunulmazlıklar dendiği zaman anayasamızda kaldı ki bu anayasayı reddettiğimiz bir anayasa, orada bile olan herkesin eşitliğinin anayasal eşitliğinin ortaya getirilmesi gerekiyor. Ben kısaca bunlar için ne yapılması gerekir derken anayasanın değiştirilmesi gerektiğini seçim ve siyasi partiler yasasının değiştirilmesinin gerektiğini söylemek istiyorum ve hukuk devleti olabilmek için bir çok sıralayacağımız şeyler var ama onların başında demokrasinin kurum ve kurallarını oluşturmak ve gerçekten harekete geçirmenin gereğine inanıyorum. En önemlisi de devlet sırrı kavramını ve kapsamını kaldırmalısınız. Bütün gelişmiş ülkelerde milli güvenlik kurulları vardır. Milli güvenliğinizi sağlar o kurullar ama kurullar devlet politikası diyerek seçilmişlere siyaset empoze etmez. Sadece güvenlikle ilgili öneriler ortaya koyar. Bizdeki Milli Güvenlik Kurulu’nun kararları bakanlar kurulu kararına dönüşür ve bakanlar kurulu da bunu dolayısıyla hükümet kararı olarak getirir ve uygular, bu yanlıştır. Buradan devlet sırrına geldiğiniz zaman, derin devleti saklayan örtüye gelmiş olursunuz. Onu yırtmanız gerekiyor. Dünyada devlet sırları vardır, güvenliğiniz açısından mutlaka ama bakın İtalya en son bireyin bilgi edinme hakkını anayasasına koyduktan sonra devlet sırrını şöyle belirledi; hükümetin başbakanın başkanlığında bir heyet parlamentoya gidiyor. Parlamentoya bu devlet sırrıdır diyor. İkna ederse parlamentonun komisyonunu devlet sırrı olarak meclisin başkanına emanet ediliyor. Yalnız meclis başkanı da soruyor bunu; ne kadar devlet sırrıdır. O kadar süre içerisinde takip ediyor, o kadar süre içerisinde sır olmaktan kalkmışsa bu devlet sırrı olmaktan çıkmıştır diyerek karar veriyor. Böylelikle başta anlattığım gibi bir memur vallahi ben bu silahların yerini söylersem savaş çıkar deme ya da onu atayan bakanın emrinde bulunan bir kişi yazdığı bir şeyin bir raporun üzerine devlet sırrı damgasını vurup bakanın bile konuşamayacağı ihale gelip ve onun altında her türlü kirliliği, yasadışılığı yapan bir noktadan uzaklaşmamız gerekiyor. Bakın eğer biz bu devlet sırrını kaldırmazsak ya bu anlattığımız derin devlet aslında çok basit değil. Yani ben hep onu söylüyorum. İnsanların can, mal güvenliği yok, örnekte verdim. Yani sende yarın benim hakkımda bir karar verebilirsin ama asıl önemlisi, ondan da öte bu karanlık anlayış bizi bankalar hortumlanmasına getirmiştir ve 73 milyar dolarımız cebimizden gitmiştir. Maalesef arkada neden böyle yaptınız onu da bilmiyorum ama gençlerimiz, geleceğimiz arkamızda oturuyor, bizim arkamızda.

Can Dündar: Gençleri arkanıza aldınız, öyle diyelim.

Fikri Sağlar: Arkamıza gençleri aldık, bundan güç duyuyoruz onlara Türkiye’ye emanet ediyoruz ama onların iyi okuyabilmesi, iş bulabilmesi, gelecek güvencesini ellerinden alan 73 milyar dolar bu karanlık yapının sonucudur.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim sayın Sağlar.

Fikri Sağlar: Bunu yıkmak gerekiyor. Onun için de demokratik bir anayasanın, hukuk devletine, laikliğe sahip çıkan bir anayasanın yapılması gerekir.

Can Dündar: Çok teşekkürler. Sayın Ömer Lütfi Mete. Bir soru var size hemen onu alayım mı?

Ömer Lütfi Mete: Buyurun, buyurun.

Can Dündar: Erdem Sezer, onu da alayım. Ondan sonra siz o soruyla birlikte cevap verin.

Erdem Sezer: Herkese iyi akşamlar demek istiyorum. Benimkisi yüzeysel bir soru olmayacak belki. Birazcık daha nokta odaklı bir soru olacak. Ömer bey derin devlet kitabında derin devletin ABD’de sermaye, Rusya’da partilerin, Türkiye’de de askerin olabileceğini söylemiş. Ancak derin devletin Türkiye’de askerden ziyade yükselen sermayeyle beraber sermaye patronlarının çıkarlarının olabileceğini düşünmekteyim. Sizce derin devletin ta kendisinin sermaye patronlarının olduğu söylenebilir mi? Çok teşekkür ederim.

Ömer Lütfi Mete: Yani her yerde derin devlet dediğimiz işte bu ortaklaşama ne anladığımızı kabul ettiğimiz, sanki içini doldurduğumuzdan emin bulunduğumuz bu yapı her zaman sermayenin etkisine açıktır çok net bir şekilde. Yani bu ülkede TÜSİAD hükümet yıkmıştır, bunu 80 öncesinde. Yani daha doğrusu yıkmaya öncülük etmiştir. Yani bugün her birimiz biliyoruz ki askeri ihalelerden, sivil ihalelere kadar her alanda parayı veren düdüğü çalmaktadır. Bu dünyanın her yerinde de böyledir yani başka bir yolu da yoktur. Çalıştığımız gazetelerde, televizyonlarda patronumuzun suçunu ifade edebilir miyiz, doğal. Para bu, çağın tanrısı ama bana soracak olursanız eğer şu hukuk devleti nasıl olur diye. Bu konuda arkadaşların herkesin görüşlerini anlamlı buluyorum, son derece anlamlı buluyorum ve iştirak ediyorum ama ben hani demişler ki; savaşı niye kaybettik. Önce saymaya başlamış, barut yoktu tamam gerisine gerek yok. Şimdi hukuk devleti olmak için hukuk adamına ihtiyaç var, yargıca ihtiyaç var, kahraman yargıca. Türkiye’de kağıt üzerinde her şeyi değiştirir, çok daha iyi bir anayasa yapar, beş para etmez. Her türlü bakın can tehlikesini de göze alarak her şeye rağmen hukuku kovalayabilen, hukuktan şaşmayan ve hiçbir şekilde hiçbir tehditle, hiçbir nimetle hukukun çizgisinden şaşırtılamayan hakimlerin çoğalması lazım, yargıçların çoğalması lazım. Başka öbür her şey bana göre tali geliyor. Aslı işin budur.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim.

Fikri Sağlar: Buradan bir şey söyleyebilir miyim izin verirseniz. Tabi öyle yargıçları ve savcıları elde edebilmeniz için eğitim gerekiyor. Türkiye'nin bugün en önemli sorunu eğitimdir. Uzun vadeli olduğu için kimse bundan bahsetmiyor ama biz her gün, her geçen gün eğitimde geri adım atan bir ülkeyiz. O nedenle savcılarımız, hakimlerimiz gençlerimiz maalesef istediğimiz gibi yetişmiyor.

Can Dündar: Bir de onları bulduğumuz zaman vurmamamız gerekiyor. Daha önce öldürülmüş savcılarımız var bu konunun üstüne gittiği için. Sayın Sancar sizinle başlamıştık, sizinle bitirelim.

Biraz biz böyle bir karanlık güçler, derin devlet filan diye lafa girdik ama zannediyorum bu konuşmalar içinde biraz daha netleşti tablo. Yani neden bahsettiğimiz daha iyi anlaşıldı. Siz de toparlarsanız lütfen.

Mithat Sancar: Tabi. Ömer Lütfi Mete’nin söylediği, aslında her şeyi biliyoruz, sözcüğü de o şeffaflık doğru, pek çok şey biliniyor ama bilmediklerimizi ben çok kısa başlıklar halinde ...

Ömer Lütfi Mete: Siz bilmiyorsunuz ama ben bilmiyorum ama başkası biliyor.

Mithat Sancar: Hayır anladım anladım. Yani hiç size bir cevap değil de hani şey olarak söylüyorum. Şimdi Türkiye’de öncelikle toplumdaki ve devlet yapısındaki sorunlarla cesaretle yüzleşmeyi becermemiz gerekiyor. Bunun içinde burada yaptığımız gibi olgun tartışmayı öğrenmemiz gerekiyor. Farklı görüşlerin birarada olmasını bir olgunluk ve meziyet, erdem saymamız gerekiyor.

Ömer Lütfi Mete: Zenginlik.

Mithat Sancar: Bir erdemdir gerçekten bunları dinlemek. Şimdi özgür tartışma yani farklı görüşlerin birarada müzakere yoluyla teati yoluyla bir başka gerçeği ya da doğruyu arayışı mutlak olmayan, kutsal olmayan bir doğru. O doğru bir duraktır, başka yere gidebiliriz. O nedenle bu özgür tartışmayı becerebilmemiz gerekiyor. Bunun da çok önemli bir şartı var. Düşman ve hain kavramlarını Ahmet İnsel’in dediği gibi bu toplumun dilinden ve zihniyetinden uzaklaştıralım. Burada farklı bir görüşü savunan hain olmaz, düşman olmaz kabulünü bütün siyasi partilerin, bütün toplum örgütlerinin yani kanaat önderlerinin ve toplumu bir harekete geçiren kurumların, kurulların benimsemesi gerekiyor.

Ömer Lütfi Mete: Demokrasi kültürünün yerleşmesi lazım.

Mithat Sancar: Bu çok önemli bir şeydir. Ben sizden farklı düşünüyorum. Mesela siz milliyetçiliği hani çok vurgulayarak anlatıyorsunuz.

Namık Kemal Zeybek: Türk milliyetçiliği.

Mithat Sancar: Bu çok güzel bir şey, ben bunu ifade etmenizi asla hani bir şey söylemem ama milliyetçi değilim diyenlere de hain gözüyle bakmamak gerekir bu önemli. Çünkü farklı ....

Namık Kemal Zeybek: Asla.

Ömer Lütfi Mete: Milliyetçi ise toplumunu seviyor, toplumunu seviyorsan yarısı haindir der misiniz?

Mithat Sancar: Sayın Zeybek’in söylediğini ben şöyle anlıyorum; benim milliyetçiliğim ırkçı değildir. Bu güzel ama Türkiye’de başka görüşlerin çeşitli versiyonları, liberallerin, sosyalistlerin değişik versiyonları olduğu gibi milliyetçiliğin de farklı versiyonları var. Ben sizin eşitlikçi ve birleştirici bir vurguyla milliyetçiliği burada dile getirmenizi son derece olumlu bir şey olarak görüyorum. Şimdi bu ikinci noktaya gelelim ama ayrımcılığa ve aşağılamaya. Üstünlük üslubuna hepimizin hassasiyetle karşı durması gerekir, çünkü bunlar çok hızla düşman kavramlar. Bu da demokratik hukuk devletinde olmaz. İkinci nokta, uzlaşıldığını gördüğüm bir nokta, hukuk devleti vazgeçilmez bir şarttır. Ancak Türkiye’de herkes bunu söyler de ne kadar inanır bu ayrı sorun. Bunun nedenlerini de çok kısa söylüyorum. Birinci devlet aklı. Devlet aklı dediğimiz şey devleti zayıflatmak değil, güçlendirmektir. Nasıl oluyor onu söyleyeceğim. Devlet aklı mesela devlet hukuktan sapabilir dediğiniz zaman ve bunu yaptığınız zaman içinde de devlet organları ve örgütleri yer aldığı zaman o faaliyetlerin ne oluyor? Zaten kendi ahlakınızı çiğniyorsunuz. Çünkü anayasa sizin ahlakınızdır aynı zamanda, hukukunuz değil sadece. Kendiniz ihlal ediyorsanız, vatandaşınızın ihlal etmesine nasıl karşı çıkarsınız? Böyle bir anlayış toplumun hukuk ahlakını bozar. Benim gözümde Batıkent’te bir yerde yazmıştım. Sevgilisi ile görüşmesine izin verilmeyen genç kızın sevgilisiyle birlik olup annesini, şimdi hatırlamıyorum kardeşini, ablasını doğraması şiddetin meşrulaştırılmasına hizmet eden bu yaygın ihlallerdir devlet katından gelen devlet organlarının içinde olduğu. Şimdi devlet dediğimiz şeyi bir bütün olarak suçlamıyoruz. Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokratik bir hukuk devleti olmasını istiyorum, bir yurtsever olarak bu ülkeyi gerçekten çok seviyorum, böyle bir devletle de övünürüm ama içinde devlet organlarının suç işlediği ve bunların takip edilmediği bir sistem kurulmuşsa ben böyle bir devletin dönüşmesi için bu devleti sevdiğimden, bu vatanı ülkeyi sevdiğimden uğraşırım. Şimdi bu durumda ben yurtseverlik olarak tanımlarım, demokratlık ve hukuk devleti savunucuları olarak tanımlarım. Üçüncüsü, hukuksuzluk normalleşir, çetelerin Türkiye’ye neler getirdiğini bu derin örgütlenmelerin devlet aklıyla birlikte neler getirdiğini çok kısa sayıyorum ve bitireceğim zaten. Hani 2-3 dakika daha rica ediyorum. 1- bir defa siyasi iktidar mücadelesi bütünüyle bir devlet üzerinden mevzi kapma mücadelesine döner. Toplumun dışında, toplumu yok sayan Ahmet İnsel’in dediği gibi bir siyaset anlayışı.

Ömer Lütfi Mete: Suyun başını tutma.

Mithat Sancar: İkincisi, siyasi mekanizmalar işlevsizleşir. Yani bu ne demektir? Demokrasi çöker. Neden? Bir başbakan kendisine kasteden insanları Bülent Ecevit’in her yerde açıkça söylediğini biliyoruz. Beni öldürmek isteyen o özel silah, özel mermileri bulamadım. Peki siz siyasetçi olarak neye talip oluyorsunuz?

Fikri Sağlar: Buldular, buldular.

Mithat Sancar: Hayır ama sorumluları bulmadılar o kapandı.

Fikri Sağlar: Sorumlusunu da buldular.

Mithat Sancar: Ama üstüne gidemediler.

Fikri Sağlar: Cezalandırdılar ama çıkardılar sonra.

Mithat Sancar: Şimdi şunu söyleyeyim; o zaman siyasi iktidarı niye talep ediyorsunuz?

Ömer Lütfi Mete: Rahşan affıyla mı çıktılar?

Fikri Sağlar: Yok kendiliğinden, 3 ay ceza aldılar.

Mithat Sancar: Siyasi iktidar, toparlayıp geleceğim.

Can Dündar: Lütfen.

Mithat Sancar: 2-3 dakika Can. Mesela ahlaki yozlaşma, bütün çeteler devlet adına kutsallıklar adına faaliyet gösteren hukuk dışı oluşumlar Türkiye’ye sayın Sağlar’ın dediği gibi en görünürde 70 milyar dolar banka batırmayı sonucunu getirdiler, bu geleceğimizden çalmadır. Sonra mafyalaşma bunu doğal sonucudur. Gladyonun en yaygın olduğu ülke İtalya’ydı, mafyalaşmanın dorukta olduğu ülkeydi. Şimdi devlet ve organları arasındaki çatışma bütün bu tablonun bir parçası. Siz bu devlete güçlü devlet diyebilir misiniz, hayır. Güçlü devlet son bir öneriyle tamamlayacağım.

Can Dündar: Lütfen.

Mithat Sancar: Güçlü devlet kendi hukukunu her zaman koruyan, kollayan, yetersiz buluyorsa organları aracılığıyla değiştiren devlettir. Son olarak şunu söylüyorum; Türkiye suç katmanlarının çok üst üste bindiği bir yakın geçmişe sahiptir. 78’den bu yana bu toplumu tırnak içinde sarsan bütün büyük cinayetlerde ve olaylarda belli isimlerin öne çıktığını ve Susurluk komisyonunda verilen ifadelerden de çok üst düzeyde, devlet içinde olduklarını 78’den beri en azından iddiaları çok ciddi olarak var ortada. Şimdi bütün bunları üst üste koyduğunuzda 90’lara geldiğinizde Susurluk, ardından Hizbullah kayıp silahlar meselesi ve bunların sorumluları yargılanmadı. Susurluk’ta binlerce suç var ortada, hangi savcıyı kim engelledi bunları karşı dava açma konusunda bir kitaptaki bir diyalog için, bir romandaki bir diyalog için harekete geçebilen bir savcı devletin hukuk devleti özelliğini anayasayı temelden sarsmış bir olayı neden soruşturmaz? Benim önerim şudur; eğer gerçekten siyasi partiler iktidar olmak istiyorlarsa ve bu Türkiye’yi güçlü bir ülke haline getirmek istiyorlarsa hukuk devletine demokratik hukuk devleti anlayışına sahip çıkmalılar. Bunun için de ben bir bağımsız araştırma komisyonunun kurulmasını öneriyorum. Örnekleri de var, 2 dakika içinde söyleyeceğim ve bitireceğim.

Can Dündar: Yapmayın 2 dakika daha. Son sözünüzü alacayım sayın Sancar. Çünkü kapatmak zorundayım.

Mithat Sancar: Tamam. Şimdi bağımsız araştırma komisyonu devlet içinde yani bağımsız güvenilir insanlar çeşitli meslek gruplarından örnekleri var. Şili’de var, Arjantin’de var darbelerden sonra ...

Can Dündar: Yani bütün bu kirliliği sorgulayacak bir bağımsız araştırma komisyonu öneriyorsunuz.

Mithat Sancar: Bir araştırma komisyonu kurulursa hepimiz güvenebileceğimiz böyle bir komisyonla 70’lerden bu yana gerçekten ne olmuşsa bunları araştırabildiği ölçüde bütün imkanları tanıyarak araştırmasını sağlayalım ve Türkiye’yi suç katmanlarının temizlendiği demokratik bir hukuk devleti ve güçlü bir devlet haline getirelim.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim.

Fikri Sağlar: Sayın Dündar bir öneride bulunabilir miyim size.

Can Dündar: Birer cümle verebilirim. Sayın Nuri Gündeş’te söz istedi buyurun bir cümlenizi alayım.

Fikri Sağlar: Bir sonraki toplantınızda lütfen sayın Doğan Güreş’i, sayın Tansu Çiller’i, sayın Mehmet Ağar’ı ve sayın Süleyman Demirel’i çağırırsanız derin devleti daha iyi anlatırız.

Can Dündar: Teşekkür ederim. Nuri Gündeş buyurun.

Nuri Gündeş: Bir şey var, okuyabilir miyiz.

Can Dündar: Efendim o kadar vaktimiz yok ama son olarak siz cevap vermediniz. Bu istihbaratın biraraya getirilmesine bir cümleyle cevap verirseniz.

Nuri Gündeş: Efendim istihbaratın biraraya gelmesi, istihbarat koordinasyon kurulu var. Bütün istihbaratçılar orada toplanırlar. Birbirlerine bilgi teatisinde bulunurlar ve bu bilgi teatisinde ona göre yön verirler ama bütün bunların koordinatörü milli istihbarat teşkilatıdır. Bütün o yasal olarak ona verilmiştir.

Can Dündar: Peki son olarak devlete yardımcı güçler oluşmaya başladı. Bunları nasıl karşılıyorsunuz?

Nuri Gündeş: Efendim şimdi o mazide şöyle olmuştu; devletin polisinin güçlü olduğu zamanda Ülkü Ocakları'nda Milli Hareket Partisi’nden bazı kişiler polise yardımcı oldular. Bu benim noktayı nazarıma göre devlete dışarıdan yardımcı olmaz, polise dışarıdan yardımcı olmaz. Çünkü bunlar zamanla devletten aldığı güçleri kendi emelleri için kullandılar. Çek, senet mafyaları çıktı ortaya. Yani bazı sıkıntılar yarattı. O bakımdan o dönem arkada kaldı. Demin söylediğim gibi Güneydoğu’daki o şeyler gibi ..

Can Dündar: Korucu sistemi de aynı şekilde diyorsunuz?

Nuri Gündeş: Evet evet.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim. Bütün konuklarımıza teşekkür ediyorum katıldıkları için. Derin devleti tartıştık, derin devletin sakıncalarını tartıştık. Zannediyorum sayın Sancar’ın da toparladığı gibi aslında iki şeyi başardık. Birincisi, birarada farklı görüşe tahammülün illa şiddeti içermediğini ortaya koyduk, uygarca tartışabildik. İkincisi, devletin bir hukuk devleti olması gerektiği konusunda tüm konuklarımız arasında bir uzlaşma oluştu. Dileriz bu devletin daha fazla derinleşmeden aklanabilmesi için önayak olur, bu programda ona bir destek olur, katkı olur. Bu gece programımızın tekrarı var. Cumartesi sabah erken tekrar yayınlanacak. Ayrıca programın metnini İnternet sitemizde bulabilirsiniz. Haftaya bir başka programda buluşmak üzere hepinize iyi geceler, hoşçakalın.

kaynak:

candundar.com

Digg Cinema

Free MP3 Downloads

 

Site Info

Belgeseller, belgesel, video belgesel, video belgeseller, video belgesel arşivi, çerkez ethem belgeseli, 28 şubat belgeseli, Adnan Menderes, 12 eylül ihtilali, Che Guevara, Deniz Gezmiş, Alparslan Türkeş, Sarıkamış Belgeseli, filistin, çeçenistan, Sultan Vahdettin, İbrahim Kaypakkaya, Kan uykusu

İzleyenler

BELGESELİ Copyright © 2009 BT Designed by Pie BT
    DISCLAIMER! We do not host or upload any of the files that are available on this Weblog. We merely search on INTERNET and index popular files openly available to anyone.