Tuesday, April 25, 2006

Cezayir: Önce kendi bahçenizi temizleyin

25 Nisan Salı 2006


Cezayir: Önce kendi bahçenizi temizleyin...

Ermeni meselesini sürekli yokuşa süren Fransa’ya en güzel cevap, Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’dan geldi. Cezayir’in Constantine şehrine cuma günü gerçekleştirdiği ziyaretinde yaptığı konuşmada Buteflika, 8 Mayıs 1945 tarihinde, Cezayir’de bağımsızlık için yürüyen 45 bin kişinin sömürgeci Fransız güçleri tarafından öldürüldüğünü, Cezayirli kahramanlar Avrupa ve Afrika’da Fransa’nın onuru için savaşıp yurtlarına döndüklerinde, Fransız ateşiyle karşılandığını söyledi.

Buteflika, Fransa’ya 1945 yılında bu ülkede yaptığı katliamların sorumluluğunu üstlenmesi çağrısında bulunarak, iyi ilişkiler için bunun şart olduğunu kaydetti. Cezayir Senatosu Sözcüsü Amar Bakhouche ise, “Fransa’nın, Ermeni soykırımından önce kendi bahçesini temizlemesi gerekiyor. Benim görüşüm Fransa’nın Ermeni soykırımını gündeme getirmesi Türkiye’nin AB üyeliğini engellemek içindir” dedi.

25 Nisan Salı 2006, Haber vakti
---------------------------------
Çetele'nin Notu: Fransızlar Lyon, Paris gibi şehirlerinde "Ermeni Soykırımı" anıtları açarken biz henüz İstanbul'da, Ankara'da Cezayir Soykırımı Anıtı açmadığımız gibi müstemleke valisi gibi düşünen ve çalışan bir takım idareciler Beyoğlu'ndaki Cezayir Sokağı'nın adını Fransız Sokağı olarak değiştirdiler.

Sunday, April 09, 2006

Girit kökenli Büyükdedeler ve Light İslam

Tuğçe Kazaz Olayı

Tuğçe Kazaz isimli manken Hristiyan olmuş. Günlerdir bu konuşuluyor. Ama ilk günlerde Hristiyan olan mankenin ablasının bir açıklaması bize çok ilginç geldi. Abla Kazaz Diyor ki: “Bu durum sorun olmaz. Bizim soyumuz zaten Girit’e dayanır. Büyükdedemler de Hristiyandı!”

Sanırız ya Abla’nın ya da bizim tarihi bilgilerimizde bir yanlışlık var. Çünkü tarih bizi yanıltmıyorsa, 1923 yılındaki mübadelede Girit’li Müslüman Türkler ile Anadolu’daki Hristiyan Rumlar mübadil oldu, yani değiştirildi.

Kazaz ailesi Girit’ten Anadolu’ya geldiğine göre Müslüman Türkler’den olmalı. Ama O zaman “Büyükdedemler de Hristiyandı?” cümlesi ne demek oluyor? Eğer dedeleri Hristiyandıysa, neden Girit’ten Anadolu’ya mübadeleye sokuldular.

O zaman tarihi bilgilerimizi biraz daha açalım. Osmanlı’da Hristiyan, Musevi ve hatta Mecusi teba vardı. Ve bunlar inançlarını istedikleri gibi yaşayabiliyorlardı. Ancak Gayrimüslim oldukları için önemli mevkilere gelemiyorlardı. Bu yüzden bazı gayri müslimler devletin yönetici düzeyindeki mevkilerine gelebilmek ve buraları ele geçirebilmek için Müslüman olmuş gibi göründüler. Ama gerçekte gizli dinlerini korudular. Gündüz Müslüman gibi dolaşırken, gece evlerinde Hristiyan olarak yaşadılar. Gündüz, Ali, Mehmet isimlerini taşırken, gece evlerine döndüklerinde, Georgi, Hristo oldular. Evlerinin altına kurdukları şapel denen “küçük kiliselerde” ibadet ediyorlardı. Bunlara tarih biliminde “Kripto” yani “Gizliler” denildi.

Mesela yıllarca Türk eğitiminde etkili ve yetkili mevkilerde bulunan bir profesörümüz de Girit kökenlidir. Ne ilginçtir ki başörtüsüne karşı mücadelenin yılmaz savunucusu olarak nam yapan çok tanınmış bu Profesör’ün büyükdedesinin de Girit’te Hristiyan ve hatta Papaz olduğu yıllardır konuşulur. Neyse bunları bırakalım. Asıl tehlike şu. İslam inanılmaz bir şekilde lightlaştırılmakta, sulandırılmaktadır. Mesela “Yabancı Damat” filmi. İslam Fıkhı’nın temel hükmüdür; “Müslüman bir kadın gayrimüslim bir erkekle evlenemez.” Ama ne kadar ilginçtir ki; Yabancı Damat filminin teması tam da bunun üzerine kuruludur. Müslüman kızla Hristiyan erkeğin evliliği! Bu yüzden Kadıköy’e Cami yapılacak diye ortalığı ayağa kaldıranlar, “Yabancı Damat” dizisine ödül üzerine ödül, övgü üzerine övgü düzmektedir. Çünkü amaç İslam’ı lightlaştırmak yani sulandırmaktır.

Helenistik Pazarlama "Kırık Kanatlar"la Devam Ediyor



Hüseyin Özbek



Kırık Kanatlar dizisi Çılgın Türkler‘i çağrıştıran bir kampanyayla Kanal D’ de Ocak 2006’ da başladı. Şu Çılgın Türkler’in görselini izlemek için ekran karşısına geçenler epeyce şaşırdılar. Seyri bırakanların yanında bir kısım izleyici de “ Dur bakalım sonu nereye varacak” diye şimdilik temaşaya devam ediyor.



Dizinin proje tasarımcısı okurlarımızın “Salkım Hanımın Taneleri”nden , Suyun Öte Yakası’ndan iyi tanıdıkları Tomris Giritlioğlu. Filmin öyküsü Aycan Giritlioğlu’na ait.

Dizi, Şu Çılgın Türklerin rüzgarından yararlanarak, kırık kanatların altında gizlediklerini halka şırıngalamakta başarılı sayılmalıdır. Seyretmemiş olanlar için kısa bir özet yapalım isterseniz:

“Kurtuluş Savaşı’nın ilk dönemlerinin Ege’sinde, Ayvalık civarındayız. Düzenli ordu birlikleri işgalci Yunan ordusuyla çatışmaktadır. Halkın Milli Mücadeleye katılması için uğraşırken, bir yandan da bozguncularla, eşkıya ile mücadele etmektedirler. Milli Mücadele atmosferi içinde aşklar filizlenmektedir.

Çiftlik sahibi, varlıklı Nazım Bey’ in eşkıyalarca öldürülmesinden sonra iyi eğitim almış, Fransızca bilen kızı Nazlı ( Özge Özberk ) tek başına kalır. Kuzenleri Ayşe ( Begüm Birgören ) ve Zeynep (Türkü Hazer )’le birlikte çiftlikte yaşam uğraşı vermeye başlarlar.

Kuvayı Milliyeci Yüzbaşı Cemal ( Cansel Elçin ) Nazlıya ilgi duymaktadır. Bu ilgi karşılıksız da değildir. Yine yüzbaşının birliğinden teğmen Nevzat’la (Mehmet Ali Nuroğlu) Ayşe arasında bir yakınlaşma olur. Milli Mücadele dekorunda Türk kızlarıyla Türk subayları arasında gelişen bu aşklara bir başka boyut katılır.

Yunanistan’ da yüksek öğrenim gören Ayvalık’ lı Hristo Yunan işgal ordusu askeri olarak geri dönmüştür. Her nasılsa bir çatışma sonrası yaralı olarak kaçarken yolu çiftliğe düşer. Dizinin Millici Kızları Yunan askeri Hristo’ yu çiftlikte gizlerler, yarasını tımar ederler, beslerler. Bu arada Hristo’nun bu savaşa gönülsüz katıldığını, aslında ne kadar barışçı olduğunu da kızlarla süren söyleşilerinden öğreniriz. Birkaç kez çiftlik aranırsa da kızlar Hristo’larını gizlerler, teslim etmezler...

Çiftlikte yan gelip yatan Hristo’ yla küçük kuzen Zeynep bu arada çoktan mercimeği fırına vermişlerdir. Anadolu coğrafyasında işgalci Yunan ordusuyla Türk milleti arasındaki ölüm kalım kavgasında gelişen bu Türk-Yunan aşk sarmalı dizinin temel mesajını oluşturmaktadır.

Kasabanın ileri gelenlerinden muhtar ( Şemsi İnkaya ) dizide millici görünen, gerçek amacı çapul olan, servet avcısı Kötü Türk karakterindedir. Kızılay ve Milli Mücadele için toplanan paraları zimmetine geçirecek kadar kötüdür! Nitekim Ege’nin, Anadolu’ nun çocuğu olan Hristo’nun “Bu topraklar benim de vatanım” ( ! ) diyerek Kızılay’ a bağış için kızlara verdiği yüzüğü iç edecek kadar düzenbazdır...

Her Perşembe akşamı ekrana gelen dizi bu minval üzre sürüp gitmektedir...”

Dizinin tarihsel tuhaflıklarına çok kısa değinmek gerekirse; Ayvalık ve İzmir’in işgali sonrasında Yunan ilerleyişiyle geri çekilen askeri birliklerin olmaması gereken bir yerde ve zamanda ne aradıklarını cevaplamak çok zor. TBMM’nin açılışı sonrasında , düzenli ordunun teşkili, hiyerarşisinin oluşturulması döneminde işgal bölgesindeki askeri birliklerin nereden çıktığını anlayamıyorsunuz. Bu bölgede o dönemde ancak çete faaliyetleri mümkündü. Dizide düzenli ordu birlikleri görülüyor.

Yunan ordusunun ülkemizi işgalinin nedenini anlayamıyorsunuz, bunun sorgulanmasına da rastlayamıyorsunuz dizide. Zaten dizide fon dışında işlenen de bu değil.

Sivil halkın cephe gerisi katkıları kötü muhtarın kişiliğinde fena harcanıyor. Hristo’ nun kişiliğinde yerli Rum’ların , bu toprakların asıl sahibi, yerleşikleri olan Helenlerin torunları oldukları izleyicilerin beynine kazınıyor. Yine Rum gencin kişiliğinde Türklerle hiçbir sorunu, geçimsizliği olmayan masumlar olarak kutsanıyor. Türk kızıyla aşkı mizanseniyle de Türk’ü toprağıyla, insanıyla Rum’un nikahına, tapusu, zilyetliği, elmenliği altına sokuyor. İşgali destekleyen, Yunan ordusuyla birlikte davranarak, yüzyıllardır uyruğu oldukları, ekmeğini yedikleri devlete ve millete karşı ihanetlerinden beraat ettiriyor.

Osmanlı Yurttaşı olan İzmir metropoliti Hrisostomos’ un İzmir işgalinde Yunan ordusunu kutsaması, yerli Rumların Türkleri katletmesi, mallarını yağmalaması elbette ki dizide görülmüyor. Ama Kurtuluş Savaşı sonrası mübadeleyle Yunanistan’a gönderilen bu toprakların asıl sahibi ( ! ) Rumlara dizide beynimize kazınanlar sonucu pek ala ağıt yakabiliriz.

Dizinin reklam arasında Yabancı Damat reklamının niçin uzun uzun yapıldığının da düşünülmesi gerekir. Çılgın Türkler’ e yapılan göndermelerle, büyük kampanyalarla gösterime giren Milli Mücadele dizisi ( ! ) aslında 85 yıl geriye çekilen Yabancı Damat olmasın sakın?..

Kuvayı Milliye’ yi karikatürleştirerek, millici Zeynep’ i Hristo’ nun koynuna atarak Tuğçe Kazaz’ın Yunanlıya varıp vaftiz edilerek Maria’ laşması misali, bilinçaltımızdaki ulusal reflekslerde kısa devre yaptırılmaktadır.

Son yıllarda küreselleşmenin dayattığı, milli olan her şeyin bilincimizden boşaltılması, gayri milli olan her şeyin de boşalan bilince yerleştirilmesi, kutsanması ve içselleştirilmesi sürecini yaşıyoruz.

Akşam yorgunluğunu ekran karşısında çılgın Türklerin destanını izleyerek geçirmek isteyenleri fena işletmişler.

Türkiye’nin barbar Türklerin zorba işgalleri sonucu elden çıkmasını asla bağışlamayıp, yeniden ele geçirmenin, bizi de Anadolu bozkırında yok etmek isteyenlerin yeni ordusu işte böyle saldırıyor. Artık ordularıyla, tanklarıyla, toplarıyla Polatlı’ ya kadar gelmelerine gerek yok. Silahla, uçakla, bombayla yapabileceklerinin milyon fazlasını beyaz cam aracılığıyla zaten yapıyorlar. Özgür yaşama, direnme, ulusal temelde var olma duygunuzu dizilerle, medyayla, yani toplum mühendislerince en ince ayrıntılarıyla hazırlanan psikolojik harekatla, kültürel operasyonlarla çözüyorlar.

Bundan on beş yıl kadar önce yazarına Yunanistan tarafından ödül verilen bir kitap piyasaya sürülmüştü: Emanet Çeyiz. Hiçbir estetik değer taşımayan bu kitapta mübadele sonrası Yunanistan’a göçen Rum ailenin kızının Türk komşusunda kalan çeyiz sandığının 80 yol sonra bulunan sahiplerine teslimi işleniyordu. Türk komşunun torununun, muhafaza ettikleri sandığın Yunanistan’ da sahiplerine teslimi medya tarafından günlerce işlenmişti.

Emanet Çeyiz ve Suyun Öte Yakası muhabbetiyle gelinen noktaya iyi bakmak gerek. Sıranın artık suyun öte yakasındakilerin emanetleri istemesine geldiği anlaşılıyor. Ama bu kez talepler taşınır emanetlerden daha ağırına, taşınmaz emanetlere, yani toprağa, mülke, Türkiye coğrafyasına ilişkin olacak gibi...

Kırık Kanatlar bazı şeyleri örtse de, sonradan Pandora’ nın Kutusu olduğu anlaşılan emanet sandıktan ortaya saçılanların hepsini gizlemeye yetmiyor anlaşılan...

Hüseyin Özbek,

Avukat 05.03.2006

Kanal-D'de Milli Mücadeleyi Aşağılayan Dizi

“Kimileri Helen Sever”


Hanifi Altaş


Bu başlık, Metin Erksan’ın 1 Ekim 1996 tarihli Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında yayımlanan yazısının başlığıdır.

Değerli arkadaşım Av. Hüseyin Özbek'in kaleme aldığı "Hellenistik Pazarlama Kırık Kanatlar Dizisiyle Devam Ediyor" başlıklı yazı Türk-Dirlik'te yayımlandıktan bir müddet sonra, aynı konuda 23-3-2006 günü www.haber10.com adresinde de bir haber yayımlanmıştır.

"KIRIK KANATLAR DİZİSİ, MİLLİ MÜCADELEYİ AŞAĞILAMAYA DEVAM EDİYOR" başlığıyla verilen haberin devamını buraya almaya gerek yok. Ancak bu haberle ilgili yorumları merak edip şöyle üstünkörü bir baktığımda diziyi savunanlarca gönderilmiş çok sayıda mesajla karşılaştım. Bu durum epeyce canımı sıktı ve okuduğum bir iki yorumdan ötürü yeise kapıldım ve devamını da okumadım. Fakat ertesi gün aynı haber sitesinde bu lehte yorumların kaynağına ilişkin şöyle bir haber yer aldı:

"KIRIK KANATLAR HABERİMİZ 'YUNANSEVERLERİ' KIZDIRDI

Dün yayınladığımız ve halkın yoğun tepkilerini çeken Kanal D'nin 'Kırık Kanatlar' dizisiyle ilgili eleştirel haberimize bugün organize bir tepki geldi."

Haberin devamında dizi lehindeki tepki yazılarının nasıl aynı elden çıkmış gibi bir örnek ve basmakalıp olduğuna ilişkin örnekler alt alt sıralanmıştı. Böylesine organize bir tepkiyi örgütlemek Yunan lobisi için hiç de zor bir şey değildir doğrusu...

Dün yayınladığımız ve halkın yoğun tepkilerini çeken Kanal D'nin 'Kırık Kanatlar' dizisiyle ilgili eleştirel haberimize bugün organize bir tepki geldi."


Dün yayınladığımız ve halkın yoğun tepkilerini çeken Kanal D'nin 'Kırık Kanatlar' dizisiyle ilgili eleştirel haberimize bugün organize bir tepki geldi."

Haberin devamında dizi lehindeki tepki yazılarının nasıl aynı elden çıkmış gibi bir örnek ve basmakalıp olduğuna ilişkin örnekler alt alt sıralanmıştı. Böylesine organize bir tepkiyi örgütlemek Yunan lobisi için hiç de zor bir şey değildir doğrusu...

Şimdi şu bazı güdümlü kurnazların ve onlara uyan bazı safdillerin öve öve bitiremedikleri Rum ve Yunan propagandası yapılan dizi ve filmler hakkında bir de Metin Erksan’ın fikrini almaya ne dersiniz? Çünkü saygıdeğer dostum Metin Erksan birgün bana bir sohbet sırasında şöyle demişti: "Ustalar meclisinde çıraklar susar!"

Metin Erksan

Türkiye'nin hiç kuşkusuz en büyük yönetmeni olan, büyük sanatçı, yazar ve düşünür Metin Erksan’ın sinema yaşantısıyla ilgili bir programın birinci bölümü 23-3-2006 günü CNN’de yayımlandı. Türkiye’nin uluslararası ödül kazanmış (1964 Berlin Film Festivalinde Altın ayı ödülünü Susuz Yaz adlı filmi ile ve daha sonra pek çok ödülün sahibi) ilk yönetmeni olan Erksan, 1983 yılında TRT için yazıp çektiği “Preveze Öncesi” adlı diziden sonra yönetmenlik yapmamaktadır. Bu belirtilen noktalar, bazı aklıevvellerin "mesleki kıskançlıktan ötürü mü öyle düşünüyor acaba" diye kendilerince mazeret bulmalarına engeldir.

Metin Erksan o programda Türkiye’deki Yunan-Rum propagandasına dikkat çekmiş ve sözgelimi Dido Sotiriyu adlı Yunanlı romancının asıl Yunanca adı “Kanlı Topraklar” olan romanının Türkçeye “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” şeklinde bozularak çevrildiğini, Sotiriyu’nun azılı bir Türk düşmanı olduğu halde Türk dostu imiş gibi gösterildiğini söylemiştir. Ayrıca Atatürk’ün Yunan Ordusu için “katiller, haydutlar ve serseriler sürüsü” nitelemesinde bulunduğunun altını çizmiştir.

Şimdi biraz daha geriye gidelim.

Metin Erksan’ın 1996 yılı 16 Temmuz ve 17 Temmuz tarihlerinde Cumhuriyet gazetesinin 2. sayfasında yayımlanan “Yunan Mucizesi” ve Yunan Mucizesi yoktur” başlıklı yazılarına cevaben aynı gazetede A.M. Celal Şengör imzalı ve “Yunan Mucizesi Vardır” başlıklı bir yazı yayımlanır. Metin Erksan bu yazıya “KİMİLERİ HELLEN SEVER” başlıklı yukarıda belirtilen yazısıyla cevap verir.

Bu tartışmaya Cengiz Özakıncı da katılır ve bu konuda Erksan’ı destekleyen bir yazıyı Cumhuriyet’e gönderir. Cumhuriyet Özakıncı’nın yazılarını yayınlamaz. Özakıncı bunun üzerine yazılarını Matbuat gazetesinde “Hellenomani” başlığıyla yayınlatır. Bu yazı dizisi kapsamında 20 Kasım 1996 tarihli Matbuat’ta yeralan bir yazısının başlığı şöyledir:

“Türkiye’de Yeni Zaharoflar” kimlerdir? Türkiye’de Helen Propagandası’nın Sutun Santimi Kaç Para?”

Türkiye'deki yeni ZAHAROF* Aydın DOĞAN mı?

Aydın Doğan "Çalışırken"...

AYDIN SOYAN'ın televizyonları bunu hep yapıyor. Kırık Kanatları, Yabancı Damat ile birlikte değerlendiriniz lütfen..

Kırık kanatlar dizisi hakkında olumlu görüş bildirenlerin önce Tomris Giritlioğlu'nun önceki film ve dizilerini hatırlamaları rica olunur: Suyun Öte Yakası, Salkım Hanım'ın Naneleri vs... Birincisinde yine Yunan-Rum propagandası, İkincisinde Ermeni propagandası; her ikisinde de açık açık Türklüğü aşağılama var. Sonra bu Giritlioğlu soyadına lütfen dikkat. Çünkü artık Türkiye'de gizli dinler, gizli kinler, gizli kanlar konuşuyor. Acaba bu Giritlioğlu'nun Hellenizm aşkı hiç dikkatinizi çekmiyor mu? Evinde hangi ana dili konuştuğunu hiç merak ettiniz mi? Onun kocası olan Aycan Giritlioğlu da ATV'de yayımlanan "Kurşun Yarası" adlı dizide yapmamış mıydı bu Rum propagandasını. O dizideki Rumların her biri birer iyilik meleğiydiler adeta...

Bütün bu film ve dizilerde, Yunan işgali ve istilası sırasında zorla ırzına geçilen Türk kızlarına ve kadınlarına, bugün pek sempatik gösterilen o rezil palkaryaların "torunlarını zora koşmayın, bu kez gönüllü olarak seve seve onların altına yatın" denilmek isteniyor. "Teslim olun ve zevk alın" deniyor. Rumlar şimdiki adı Kurtuluş, Osmanlı dönemindeki Rumca adı Tatavla (yatakhane demektir Rumca) olan kerhanelerinin, yatakhanelerinin ve batakhanelerinin intikamını işte böyle alıyorlar Aydın Soyan'ın batakhanelerinde... Malum ya o tür yerlerde eskiden Rumlar ve diğer gayrimüslim azınlıklara mensup kadınlar çalışırlardı.

"Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler."

Mustafa Kemal Paşa

Cahide Sonku adındaki meşhur sinema artistini bir Yahudi demir tüccarı dost tuttu diye herif iki süngülü jandarmanın arasında Kars'ın Posof ilçesine sürgün edilmişti İnönü döneminde. Bir Yahudi bir Türk kızını nasıl dost tutabilirdi? Böyle bir şeyi akıl havsala almazdı o dönemde. Çünkü o zamanlar Türklük onuru diye bir şey vardı. Şurası da bir gerçek ki, Tarihin en eski çağlarından bu yana hemen hemen bütün toplumlarda kız almak üstünlük ve buyurganlık; kız vermek ise tabiiyet ve aşağılık belirtisi olarak görülmüştür. İlkönce Amerikan Mandacısı Halide Edip'in romanlarıyla başlayan bu Türk kızlarını yabancı kucaklara atma modası bugün bir furyaya dönüşmüş bulunuyor. Milli Mücadele romanı yazıyorum diye Türk kızlarını işgalcı Fransız subaylarının koynuna sokan yazarlar türedi. Bir yakınım böyle bir romanı okumaya başlayıp da bana "yahu bu adam Fransızları ne kadar da şirin göstermeye çalışıyor" deyince, " o herifin Galatasaray lisesi mezunu olduğuna adım gibi eminim" dedim ve haklı çıktım.

Beyler, bayanlar sayıyla kendinize gelin. Milli Mücadelenin en temel kavramlarından biri "milli namus"tu"; "milli namusu çiğnetmemek"ti. Ve unutmayın ki, bir cemiyette şu iki ruh daima çarpışma halinde bulunur: Kahramanlık ve pezevenklik! Birincisi erdemli ve namusluların, ikincisi ise alçakların ve soysuzların safıdır. Büyük basın ve medya ikincilerin en ön saflarında yer almaktadır. Öyle olduğu içindir ki, bugün bir yandan Türk milletinin mili namusunu korumak uğruna güneydoğu'da çarpışmış kahraman Türk subay ve askerlerinin yargılanması gündeme gelir ve kimse gıkını çıkarmazken, öte yandan Türk kızlarını işgalcı Yunan palıkaryalarına peşkeş çeken pespaye alçaklar ve soysuzlar, adına tv kanalı denilen lağım kanallarında cirit atıyorlar. Herkes aklını başına toplasın, saflarını buna göre belirlesin!

Yunan-Rum propagandası Kanal-D adlı (Despina’dan mı geliyor adı acaba?) TV’de artık o kadar yoğun ve göstere göstere yapılıyor ki, yalnızca filmlerle, dizilerle de kalmıyor mesele. İş öylesine candan benimsenmiş ki, Kanal D’nin kadrolu soytarıları da bu işe alet oluyorlar. Zaharof’un her renkten zağarlarının, beyaz itlerinin Yunan goygoyculuğuna, şakşakçılığına soyunmalarına da hiç şaşırmıyorum doğrusu.

Beni asıl şaşırtan Tuğçe Kazaz gibi az sayıda sandığım ama ne çok olduklarını dehşetle fark ettiğim kazlar pardon kızlar…

Ne diyeyim? Zevk meselesi dedikleri zahir bu olsa gerek. Öyle ya...

“Kimileri de kabuklu yemiş sever!”

Hanifi Alltaş

26 Mart 2006


* Zaharof : Yunan propagandası ve Yunan emelleri için büyük paralar harcamış olan Yunanlı armatör

Yunanlı alsın, Türkler almasın

Türk medyadasındaki Yunancıların üstün gayretleri meyvelerini veriyor. "Komşu" yada "suyun öbür yakasındaki kardeşlerimiz" gibi ifadeler medyada sıklıkla gözümüze çarpıyor. Her nedense medya Yunanlılarla kardeş olduğumuza bizi inandırmak için üstün bir performans sergiliyor. Oysa aynı medya müslüman ülkeler için kardeş demek bir yana, onları sürekli dışlayan, aşağılayan ve onlara tepeden bakan bir tutum sergileyegelmiştir. Yine hatırlayacağınız gibi Türk milleti için bir utanç olması gereken "Yabancı Damat" dizisi izlenme rekorları kırmıştı. Yapılan bir araştırma Türk basınının bu Yunan sevdasının karşılıksız bir aşk olduğunu ortaya koydu. Yunanlı kardeşlerimiz(!) nedense bizi pek sevmiyorlar. Bu da sanırım gayrimillî eğitimimizin bir başarısı olsa gerek...
İşete sözkonusu araştırmayla ilgili olarak Hürriyet'in büyük bir sevinçle okuyucularına aktardığı haberi:
--------------------------------------------------
Hürriyet
09 Nisan 2006, Pazar

Anket, farkımızı ortaya koydu: Yunanlı alsın, Türkler almasın


Yorgo KIRBAKİ

Yunanlı araştırma şirketi Kapa, National Bank Of Greece’in Finansbank’ın yüzde 46’sını 2 milyar 774 milyon dolara satın alması konusunda hem Yunanistan’da hem Türkiye’de aynı soruları sorup, anket yaptı. Anketten, Yunanlılar’ın "Biz Türkiye’den şirketleri, bankaları alalım, ama Türkler Yunanistan’dan almasın" tavrı çıktı.

FİNANSBANK’ın yüzde 46’sının 2 milyar 774 milyon dolara Yunan Ethniki Bankası’na (National Bank of Greece, NBG) satılması, Ege’nin iki yakasına da damgasını vurdu. Yunan kamuoyu araştırma şirketi Kapa Research, Yunanlı ve Türkler’in bu satışla ilgili görüşlerini ve bunun çeşitli alanlardaki etkilerini araştırdı. Kapa Research, Atina’da 613, İstanbul’da da 602 evi arayarak, 18 yaşından büyük Yunanlı ve Türkler’le görüştü. Anketin sonuçları Türkiye’de Hürriyet, Yunanistan’da da ’To Vima’ gazetesinde bugün aynı anda yayınlanıyor. Ankete göre, Yunanlılar’ın yüzde 73.4’ü NBG’nin Finansbank’ın çoğunluğunu almasına olumlu bakiyor. Türkler de ise bu oran yüzde 64.1’e çıkıyor.

FİRMAYA GÖRE YANIT DEĞİŞİYOR:

Ankete katılanlara yöneltilen "Bir Türk firması bir Yunan firmasını, bir Yunan firması Türk firmasını satın alsaydı ne hissederdiniz?’ sorusuna verilen yanıtlar Yunanlılar’ın ’Biz alalım, Türkler almasın’ yaklaşımında olduğunu gösteriyor. ’İş yapılan banka’ sözkonusu olduğunda Yunanlar’ın yüzde 15’i olumlu, yüzde 15.7’si tarafsız yanıtını verirken, yüzde 68.2’si buna karşı çıkıyor. Türkler’de ise olumlu diyenlerin oranı yüzde 44.9’u bulurken, olumsuz karşılayanların oranı yüzde 26.9’da, tarafsız diyenlerin oranı da yüzde 26.3’te kalıyor.

MARKET BİLE SATILMASIN:

Sözkonusu şirket kullanılan cep telefonunun bağlı olduğu GSM operatörüyse Yunanlılar’ın yüzde 63.1’ buna karşı çıkıyor. Yüzde 15.7’si tarafsız kalırken, sadece yüzde 14.4’ü olumlu bakıyor. Aynı konuda Türkler’in yaklaşımı ise çok daha olumlu. Türkler’in yüzde 39.4’ü böyle bir el değiştirmeye sıcak bakarken, olumsuz yaklaşanların oranı yüzde 33.8’de kalıyor. Yunanlılar’ın yüzde 59.7’si alışveriş yaptığı süpermarketin, yüzde 61.8’i de izlediği TV kanalının bir Türk firmasına satılmasına olumsuz baktığını belirtiyor. Türkler ise alışveriş yaptığı süpermarketin bir Yunan şirketin satılmasına yüzde 50.4 olumlu yaklaşırken, izlediği TV kanalının bir Yunanlı şirkete geçmesine sıcak bakanların oranı da yüzde 42.7.

YUNANLILAR SICAK BAKMIYOR:

Ankete göre, Yunanlılar ülkelerinde Türk firmaları görmeye çok sıcak bakmıyor. Buna karşı Türkler’in böyle bir önyargısı yok. Türkiye’de 228 Yunan firması faaliyet gösterirken, Yunanistan’da sadece 10 Türk firması bulunuyor. Diğer Türk firmalarının da aynı işbirliği içinde olmasına ise iki tarfa da sıcak bakıyor. Ankete katılan Türkler’in yüzde 80.9’u, Yunanlılar’ın da yüzde 73.1’i diğer firmaların da işbirliği yapmalarını olumlu karşılıyor.

KARAR OLUMLU AMA:

Anketin sonuçlarına göre, Yunan NBG’nin Türk bankası Finansbank’ı satın alması iki tarafta da farklı karşılandı. Ankete katılan Yunanlılar’ın yüzde 73.4’ü, Türkler’in de yüzde 64.1’i ’NBG’nin Finansbank hisselerinin satın alma kararını’ olumlu karşılıyor. Bu karara olumsuz bakanların oranı Yunanlılar’da yüzde 20.4, Türkler de ise yüzde 29.8’e çıkıyor.

İLİŞKİLERİ ETKİLEYECEK:

Aynı oranda olmasa da, iki halkın da çoğunluğu, iki ülkenin bankaları arasındaki bu işbirliğinin ilişkileri olumlu yönde etkileyeceğine inanıyorlar.

Arapoglou: Bu ortaklıktan iki ülke de kazançlı çıkacak

NBG’nin Yönetim Kurulu Başkanı Takis Arapoglou, bulunduğu New York’ta anket sonuçlarıyla ilgili olarak Hürriyet’e yaptığı açıklamada, girişimlerinin iki ülkenin iş dünyalarının yakınlaşmasına yardımcı olacağından hiçbir zaman şüphe etmediğini vurguladı. Arapoglou, bundan iki ülkenin de kazançlı çıkacağını belirtti. NBG-Finansbank işbirliğine iki ülke kamuoyunun gösterdiği güvenin ve uluslararası yatırım çevrelerinin eşi görülmemiş olumlu yaklaşımlarının sözkonusu gayretin başarılı olacağının habercisi saydığını söyleyen Arapoglou, iyimserlikle dolu olduklarını ifade etti. Arapoglou "Gösterdiğimiz dışa açılımcılık herkesce takdir edilmektedir" dedi.

Yunanlı şirketin yaptığı anketten ne sonuç çıktı

NBG’nin Finansbank’ın hisselerini satın alması kararını nasıl buluyorsunuz?


YUNANLILAR:% 73.4 olumlu

% 20.4 olumsuz

TÜRKLER:% 64.1 olumlu

%29.8 olumsuz

NBG’nin bu kararı iki ülke ilişkilerine genelde katkıda bulunacak mı?

YUNANLILAR:%59 olumlu

%38.9 olumsuz

TÜRKLER: %78.5 olumlu

%19.5 olumsuz

İki banka arasındaki işbirliğini gerginliğin azalması ve savunma harcamalarının kısıtlanması için iki ülke hükümeti de takip etmeli mi?

YUNANLILAR: %73.4 olumlu

%23.3 olumsuz

TÜRKLER: %80.8 olumlu

%15.4 olumsuz

Diğer Türk ve Yunan firmalarının aynı işbirliği stratejisinde olmasını ister misiniz?

YUNANLILAR:%73.1 olumlu

%23.3 olumsuz

TÜRKLER: %80.9 olumlu

%16.1 olumsuz

İki banka arasındaki anlaşmadan sonra NBG’nin (Yunanlılar) ve Finansbank’ın (Türkler) hisselerini satın almanız ihtimali nedir?

YUNANLILAR:%45.2 olumlu

%46.8 olumsuz

TÜRKLER: %38.9 olumlu

%58 olumsuz
-------------------HABERLE İLGİLİ YORUMLAR------------------------

firat gul 09.04.2006 07:21:50
Biz milliyetciligimizi yitirmisiz. Bu ortada. Ev ve toprak satisida devam ediyor. Neden? Ikinci bir filistin mi olacagiz? Yoksa pek yakinda zengin yabancilarin caliskan kolelerimi?



sami kalender 09.04.2006 07:00:03
TÜRK ÖVÜN,GÜVEN,SAT-YAT-UYU



KİRKOR YAFTANİ 09.04.2006 03:05:47
SATIN SAAATIIIIN DAHA ÇOK SATIN ! SİLAHLA ALAMADIKLARINI PARAYLA ALIYORLAR HELAL OLSUN ADAMLARA !


akil tanriverdi 09.04.2006 10:26:44
neden biz hep satiyoruz,hemde bizi sevmeyenlere?



akil tanriverdi 09.04.2006 10:22:56
satiyorum satiyoruo saaaatttiiiim.



turan kumbul 09.04.2006 10:04:56
TÜRKÜN TÜRKTEN BAŞKA DOSTU YOKTUR.



teoman kutlu 09.04.2006 09:12:03
bu anketle rumun ve yunanin milliyetciligi zavalli Turkiyeninde kimliksizligi ortaya cikmistir. Anlayana...



Raziye Sema Sinangil 09.04.2006 07:43:19
Çok yazık.Türkler tarihlerini ne zaman öğrenecek ve ders alacaklar

Saturday, April 08, 2006

Müslüman mahallesinde salyangoz veya yabancı damat

Yunansever medyanın millete salyangoz yutturma gayretleri artık vaka-yı adiyeden sayılır oldu. Bu çabalar bazen bir haber cümlesinin satır aralarından ("filistinli, ıraklı, çeçen, islamcı teröristler" gibi ifadelerle) bize sırıtırken, bazen de onlarca bölümlük dizilerle karşımıza dikiliyor. Bu meseleye değinen mütevazi bir yazıyı alıntıladık.

Yabancı damat ve haç takan manken

Alperen Polat

Dört bir yandan kuşatılmışlığın bir kolu da kültür kuşatmasıdır. Kültürel kuşatma, siyasi, ekonomik ve askeri kuşatmalar gibi gözle görülür, elle tutulur ve sonuçları kısa bir zamanda kendini hissettirir cinsten değil. Kültürel kuşatma uzun bir sürece yayılmış olup, toplumun can damarını hedef alır.
Türkiye’de son 15 yıldır ciddi bir kültür erozyonu yaşanıyorsa bunun sebebi ABD ve Avrupa’nın yoğun ve aralıksız bir şekilde yürüttükleri kültürel kuşatmadır.
“Televole kültürü” olarak da adlandırılan erozyona uğramış kültürümüzün en önemli temsilcileri dizi kahramanları ve mankenler!
AKP hükümeti marifetiyle devletin magazinleştirilmesiyle bağlantılı olarak, kültürel erozyon sonrasında toplum ve değerlerimiz de magazine kurban edildi.
Televizyon ratinglerinden de anlıyoruz ki, toplumun önemli bir kesimi televole ve magazin programlarını izliyor. Bu izleyici kitlesinin en bariz özelliği de, izlediklerinden kolayca etkilenebilmeleri.
Toplum hızla dejenere ediliyor, dini, ahlaki ve kültürel değerleri tahrip ediliyor. Bu yapılırken de, mankenler ve televizyon dizileri başrolleri oynuyor.
Somut iki örnekle toplumdaki kültürel yozlaşmaya manken ve televizyon dizilerinin nasıl çanak tuttuklarını gösterelim.
Birinci olay, “Yabancı Damat” isimli bir televizyon dizisi… Bu dizide Yunanlı bir erkekle, Türk bir kızın sözde aşk hikayesi anlatılıyor. Gaziantepli Türk kızıyla Atinalı Niko evlenmeye karar veriyor. Aileleri de bu evliliğe ilk başta karşı çıksa da sonradan razı oluyorlar. Bu evliliğe karşı çıkan bir tek kişi var, o da kızın dedesi. Dedenin gerekçesi; Hıristiyan Yunanlı’dan damat olmayacağı inancı. Yunanlı damadın önce Müslüman olması gerektiğini söyleyen dedeye, dizide uygun görülen statü ise gerçekten çok ilginç: Hafif meşrep sıyrık, fosilleşmiş görüşleri dile getiren, hoşgörüden ve insanlıktan nasibini almamış tam bir barbar Türk!
Yani Türk – İslam değerlerini dile getiren Türk dede, bu dizinin en antipatik karakteri olarak çıkıyor karşımıza.
Damat Hıristiyan olmuş, ne önemi var, önemli olan aşk!
İşte bu tema üzerine kurulu dizi Yunanistan’da da gösterime girmiş ve izlenme rekorları kırıyormuş. Kırar tabi, onlar için rahatsız edici, akaidlerine ters bir durum sözkonusu değil. Hem bu sıralar iyice moda olan, Türk– Yunan dostluğu mavalıyla da birebir örtüşüyor bu dizi.
Bu diziden hareketle Televole programlarında mankenlere mikrofon uzatılıp şu sorunun sorulmasına ne diyeceksiniz: Hıristiyan bir erkekle evlenir misiniz, kilisede düğün yapar mısınız?
Verilen cevaplarda sürpriz yok: Tabi ki evlenirim, kilisede neden düğün yapmayacakmışım!
İkinci olay ise Didem Taslan isimli bir mankenin çıktığı defilede taktığı haç hadisesi.
Bu manken Müslüman olduğunu söylüyor ancak haç takıyor. Sadece bu manken değil birçok manken bu şekilde haç takıyor. Özenti mi dersiniz, başka bir şey mi bilmem ama bu mankenin giydiklerini giyen, taktıklarını takan, hareketlerini taklit eden binlerce genç kız olduğu bir gerçek.
Haç takan bu manken üzerinden, Türkiye’deki kültürel yozlaşmanın hangi boyutlara ulaştığını görmek mümkün.
Birilerinin Şanlıurfa’da üst düzeyde gerçekleştirdiği Hıristiyan bir erkekle Müslüman bir kadını evlendirme tezgahının, daha geniş kitleleri etkileme potansiyeline sahip formatı Yabancı Damat isimli bu televizyon dizisiyle gerçekleştiriliyor.
Mankenin taktığı haç ve Yunanlı Hıristiyan Niko ile evlendirilen Türk kızı İslam’ın Protestanlaştırılması yolunda atılan adımlardan sadece iki tanesi…
Maalesef devamı ve fazlası var…
***
Özür:
Dünkü yazımızın son paragrafında “AB’ye karşı olduğunu bangır bangır söyleyen gerçek muhalefet” cümlesi sehven “AB’ye karşı olmadığını...” şeklinde yazılmıştır. Tüm okurlarımızdan özür dileriz.

Friday, April 07, 2006

Rektörlerin Mahkemeleri Yıpratma Kampanyası mı Van'da Güllü Agop Kumpanyası mı?

1918 Kafkas Harekatı Şehitleri Anıtı



Hanifi Altaş


Artık usul ve yol oldu. Başı sıkışan, karakolluk adliyelik olan kim varsa hemen Atatürk’ü ve Cumhuriyeti kendine siper edinerek, Mahkemelere baskın gelmeye, savcılar ve yargıçlar üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.

İyi niyetlerle ve safiyane bir biçimde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörüne sahip çıkarak, bunu devlet ve rejim meselesi diye gösterenlerin yazıp çizdiklerine bakınca bu konu üzerinde durmak farz oldu. Çünkü işin aslı esası nedir, hiç kimse düşünmüyor.

Adamın döneminde yapılan yolsuzluk dosyaları üzerinde aylardır çalışan savcılar da, tutuklama kararı veren Mahkeme hakimleri de sanki hayalhanelerinde bir suç yaratıp zavallıyı hapse tıkmışlar. Acaba öyle mi?

Bir kere her ağzını açanın hukuk devletinden, hukukun üstünlüğünden dem vurduğu bu ülkede, Rektör bizim adamımız zihniyetiyle Mahkemelere, hakim ve savcılara saldırmanın kabul edilebilir bir yanı var mı?

Birazcık hukuk bilgisi ve hukuka saygısı olan, Mahkemeye intikal etmiş bir mesele üzerinde yorum yapmanın ve Mahkemeleri yönlendirip baskı altına almaya çalışmanın anayasal bir suç olduğunu bilir. Nitekim, bu konuda en doğru tepkiyi Hukukçular Derneği göstermiş ve bir hukukçu olarak şahsen benim de katıldığım şu bildiriyi yayımlamıştır: Bu bildiri ne diyor bakalım ve sonra devam edelim.

HUKUKÇULAR DERNEĞİ BASIN BILDIRISI Tarih:21.10.2005

“Van Üniversitesi Rektörü hakkında ihalede yaptığı yolsuzluk iddiası ile soruşturma başlatılmasından itibaren YÖK, anılan rektöre sahip çıktığını ifade etmeye başlamıştır. Anılan rektör kanunların ön gördüğü süre içinde yargı önüne çıkarılmış ve sanık tutuklanmıştır.

Bu gelişme üzerine Rektörler Ankara’da YÖK başkanı Erdoğan Teziç’in başkanlığında toplanarak bir bildiri yayınlamışlardır. Bu bildiri açıkça yargıya müdahaledir.

Tutuklama kararından sonra soruşturma hukuki/yargısal bir nitelik kazanmıştır. Bundan sonra yapılacak eleştirilerin de hukuki olması zorunludur. Bir hukukçu olan Erdoğan Teziç’in bunu bilmemesi mümkün değildir. Yine YÖK başkanının Anayasanın 138. Maddesinin ikinci fıkrasındaki “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” hükmünden habersiz olması da düşünülemez. Yine Hukuk Fakültesi Öğretim üyesi olan Teziç’in görülmekte olan bir dava ile ilgili TBMM'nin dahi beyanda bulunamayacağını düzenleyen “Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.” hükmünden habersiz olması da düşünülemez. Bu hükümleri bilen YÖK başkanı ve onu destekleyen rektörler yazdıkları bildiri ile anayasanın bu hükümlerini ihlal etmiş, açıkça ve pervasızca anayasal bir suç islemişlerdir.

YÖK başkanına ve diğerlerine bu suçu isleten psikoloji “kendisini cumhuriyetçi diye tanımlayanların yâda onlara göre cumhuriyetçi olanların yargı denetiminin dışında olması gerektiği” psikolojisidir. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencileri, herkesin hukuk ve yargı önünde eşit olduğunu, eşitlik prensibinin hukukun evrensel bir prensibi olduğunu bilirler. Bu bildiri ile özellikle Tezim hukukçu olmadığını, hukukçuluğu içine sindiremediğini, net olarak ortaya koymuştur.

Bu milletin değerlerine açıkça ters düsen, anayasayı açıkça ihlal eden YÖK başkanının hukuka biraz saygısı varsa derhal istifa etmelidir. Bu ülkenin, bu milletin üniversitelerini lise haline getiren YÖK artık üniversitelerin sırtından kaldırılmalıdır”

***

Yukarıdaki bildiride bir eksiklik var ki o da YÖK başkanı Teziç’in Anayasa Hukuku profesörü olduğunun belirtilmemiş olmasıdır. Anayasa profesörleri bunu yaparsa gerisini varın hesap edin. Bay Teziç ve ona katılan koro, Mahkemeye yaptıkları saygısızlığı örtmek için işi başka bir mecraya dökerek, konuyu bir rejim meselesi haline getirmeye kalktılar. Birden bire Atatürk’ten, cumhuriyeti korumaktan dem vurmaya başladılar…

İyi de; bu YÖK başkanının Atatürk ve Cumhuriyet’i korumak yeni mi aklına gelmiş? Peki ama, Ermeni konferansı düzenleyen hainleri arkalayan da aynı şahıs değil miydi? YÖK ve onun başkanı, sonu Türkiye’den tazminat ve toprak talepleriyle bitecek bir tezgaha Türk üniversitelerinin alet edilmesine karşı İdare Mahkemesinin çok haklı ve isabetli olarak verdiği yürütmenin durdurulması kararını yerden yere vurup, akademik bilmem ne adına vatan hainlerini savunmamış mıydı? Bakınız, 24 Eylül 2005 tarihli Radikal’in haberi aynen şöyle: “YÖK 4. İdare Mahkemesi kararını çok sert eleştirdi: "Karar, yargı yetkisinin sınırlarını zorluyor, Anayasa madde 130 ile korunan bilimsel özerkliğe müdahale." *

Kendisi Anayasa hukuku profesörü olan Bay Teziç böyle diyordu, ama Türkiye’nin dünyaca tanınmış en iyi idare hukukçusu olan Prof. Dr. İl Han Özay, “İdare Mahkemesinin kararı çok doğru ve yerindedir” buyuruyor. Niye iki ayrı otoriteden iki farklı değerlendirme? Çünkü, uzmanlık alanı bir yana, sonuncusu holding profesörlerinden değil de onun için, kimseye yamanma veya yaranma derdi yok da onun için. Fark burada işte. YÖK başkanının ise Koç holding ile olan ilişkileri çoktan beridir ayyuka çıkmış durumdadır. Hatta aynı sebeple, Bay Teziç İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne, en az oyu alan Koç’un adamı Prof. Dr. Yavuz Alangoya’yı tez elden seçtirtmek için az çaba sarf etmemiş; fakat güç yetirememiştir. Bilenler bilir.

Merak ettiğim bir şey daha var. Bugüne kadar bir çok kez Sabancı Üniversitesinin hiçbir yerinde Atatürk resimlerinin olmadığı yolunda bir şikayet yazısına rastladım. Bana göre o resimler terziyanların, berkhay**ların iş yerinde zaten bir anlam ifade etmez ve Atatürk’ün ruhu bundan muazzep olur; ama, bu şekle, resme, heykele, baloya düşkün Atatürkçü taifesinden olduğu şüphe götürmeyen Bay Teziç’in o konudan hiç haberi olmamış mı, acaba? Nasıl olmamış ve olmuş ise niye o tosunu bir dürtüklememiş? “Ben Koçların “koçu” olarak Sabancıların tosununa ilişirsem holdingler arası centilmenliğe yakışmaz” diye mi düşündü acaba? Kim bilir?

Ama benim asıl merak ettiğim konu başka. Bu rektörlerin ve bir kısım mütareke medyasının ( sazan gibi konuya atlayan safları bir yana bırakıyorum) Yücel Aşkın aşkının sebebi hikmeti nedir? Bugüne kadar hiçbir rektöre gösterilmeyen bu itibar ve iltifatın sahici sebebi ne ola ki? Nereden ve nasıl böyle şiddetle depreşmiştir bu rektörü savunma aşkı? Sakın bunun sebebi, Bay Yücel Aşkın’ın meşhur tiyatoracı Ermeni Güllü Agop’un torunu olması olmasın sakın?

YÖK başkanı Teziç ile Süryani Emin Alıcı’nın hararetle savundukları bu adam gariban bir Türk olsaydı, bu kadar arkasına düşen olur muydu sanıyorsunuz? Bu işte bir iş vardır ve işte böyle bir iş vardır. Ermeni diasporasının ve onun içimizdeki beşinci kolunun gücünü seziyorum ben burada.

Ve merak ettiğim en son nokta. Niçin bu Bay Aşkın başka üniversiteye değil de Van’daki üniversiteye rektör olmuştur? Bu bir tesadüf müdür? Öyle deyip geçebilir miyiz? Eğer siz Van’ın Ermeniler için taşıdığı önemin farkında değilseniz ve mesela Amerikalı bir Ermeni’nin çok büyük uğraşlardan sonra -AB himayesini de arkasına alarak- Van’da iki yıl önce “VARTAN” (Ermenice’de Kurtuluş ve zafer anlamlarına geliyor imiş ) adıyla bir otel açtığını bilmiyorsanız beni fazla şüpheci olmakla suçlayabilirsiniz. Ben bu konuyu “Van Yalnızca van Değildir” başlığıyla Yeni Hayat’ın 2004/Ağustos sayısında yazdığım için Rektör Yücel Aşkın meselesini daha da hassasiyetle takip ediyorum, hepsi bu. Ama ben Yücel Aşkın’ın bu Van aşkını da, cümbür cemaat YÖK korosunun Yücel Aşkın aşkını da son derece ilgi çekici ve esrarengiz buluyorum.

Yücel Aşkın’ı Cumhuriyet aşkıyla aklayıp paklamaya kalkışan şaşkınlara önemle duyurulur…

Hanifi Altaş

Sunday, April 02, 2006

İsmet Özel; Resûlullah’a Hakaret Hakkında







Resûlullah’a Hakaret Edildiğine Nasıl Şahit Olabiliyorsunuz?

İsmet Özel'in TV5'te yaptığı konuşmanın tam metni
Mustafa Özkaya/ 8 Şubat 2006

"Müslümanlar diğer dinlere hoşgörülü davranmışlardır. Çünkü o dinleri küçük görmüşlerdir. Hoşgörü küçük olana gösterilir. Çocuklar hoş görülür. Müsamaha kime gösterilir? Acıdığın ya da affetmeye değer bulduğuna gösterilir. Müslümanlar kendilerini merkezde kabul ettikleri için diğer dinleri hoşgörü ile karşılamışlardır. Yani buna mukabil tam tersine Avrupa, özellikle Papalık, kendinden emin olmadığı için farklı Hıristiyan görüşleri bile yaşatmamıştır içinde. Haçlı Seferleri sadece Türklere karşı değil aynı zamanda Fransızlara karşı, İskandinavlara karşı da yapılmıştır. Yani Hıristiyanlık kendine güvenmediği için hoşgörülü değildir. Anlatabiliyor muyum? Müslümanlar kendilerine güvendikleri için, yani diğer dinleri batıl saydıkları için onların yaşamasına ses çıkarmamışlardır."



Mustafa Özkaya: İyi akşamlar efendim. Dünyada gelişen olayları bize özgün bir perspektifle okumaya çalıştığımız perspektif programına hoş geldiniz. Bu akşamki konuğumuz Türkiye’deki birçok kesimi, sağcısı-solcusuyla, İslamcısı-milliyetçisiyle, derinden etkileyen ve hala devam eden, fikirleri hala çok tartışılan bir isim: İsmet Özel, olacak. Sayın İsmet Özel’le Danimarka’daki çirkin karikatürlerden yola çıkarak belki Sivas’a gideceğiz, belki oradan hareketle Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasını ele alacağız. Ortadoğu’da olan biteni İsmet Özel gözüyle okumaya çalışacağız. Perspektif başlıyor…

Mustafa Özkaya - Hocam hoş geldiniz.


İsmet Özel: Hoş bulduk.

Mustafa Özkaya: Nasılsınız?


İsmet Özel: Kendimi müsamereye çıkmış ilkokul öğrencisi gibi hissediyorum.

Mustafa Özkaya: Bizi onurlandırdınız aslında. Katıldığınız için gerçekten çok teşekkür ediyorum. Ben şöyle başlamak istiyorum. Danimarka’da birtakım olaylar oluyor. Aslında Danimarka’da birtakım olaylar oldu. Ama başka olaylar da oldu. Biz bu olayların fotoğrafını çekelim. Nedir, fotoğrafı nasıl çekelim? Danimarka nasıl tanınıyor?

İsmet Özel: Bu olayları tanımlamam isteniyor benden. Ben bakalım bunun altından kalkabilecek miyim? Çünkü bu olaylar benim anladığım kadarıyla bizi belli bir mecrada düşünmemizi sağlamak üzere üretilmiş şeyler. Yani şu anda Danimarka’da yayınlanan karikatürler dolayısıyla olup biten her şey zaten dünyanın alması istenen şekline hizmet eden şeyler. Garip bir hal doğdu. Şimdi insanlar Allah Resûlü’nün karikatürleri yapıldığını varsayarak bir şeyler yapmaya çalışıyor gibi. Bunlar benim kolay kolay anlayabildiğim şeyler değil. İnternet sayfalarından birinde “Peygamberinizi savunun!” gibi bir slogan da işittim. Böyle bir tuhaflık benim kolayca anlayabileceğim bir şey değil. Yani ben sahabe miyim ki peygamberimi savunacağım? İnsanların cehaleti inanılmaz boyutlara vardı. Birileri bu cehaletten istifade ediyor. Tabii ki istifade edenler bir miktar gayrimüslim olmakla beraber daha çok Müslümanların cehaleti dolayısıyla kendilerine hem makam-mevki, hem de para temin etmiş olan insanlardır. Yani ortada kötü bir manzara varsa bu karikatürlerle alakalı bir manzara değil.

Mustafa Özkaya: Karikatürlerin kendisi çirkin değil mi yani?

İsmet Özel: Yani bu ciddi bir şeydir ve konuşmamız lazım: Karikatürler bizi ne derece ilgilendirir. Mesela bir zamanlar Şeytan Ayetleri diye bir metin ortaya çıktı. Bu birilerine bir şeyler yaptırdı. Buna benzer bir şey mi karikatürler?

Mustafa Özkaya: Ancak Peygamber dediğimiz, Peygamber Efendimiz dediğimizde sahabenin tavrı: “Anam, babam sana feda olsun Ya Resûlullah” şeklinde hitap eder kendileri hitapla. Mesele bu çirkin yazılar, çirkin ifadeler ve şekillerin Müslümanların tepkisini çekmesi çok mu anormal?

İsmet Özel: Evet, anormal. Çünkü Resûlullah’a hakaret edildiğine nasıl şahit olabiliyorsunuz? Yani ben, bu gürültü kopmasaydı, böyle karikatürlerin olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemeyecektim. Benim Resûlullah’a olan bağlılığımla bu karikatürler arasında hiçbir irtibat yok. Yani, Resûlullah’a bağlı olmaktan O’nun sünnetine bağlı olmayı anlıyorum. Şu anda öyle tuhaf bir durum var ki, Müslüman kesim içinde, Resûlullah’ın sünnetine ciddi eleştiriler getiren insanlar, bir taraftan bu konularda gürültü koparılmasına ve bu karikatürleri hem yapan hem yayınlayanı hem de yaygınlaştıranı terbiye etmeye dönük tavırlara büründüler. Bu meselelerde bir seviye tutturmamız lazım, bir ahlaki olgunluğu sergilememiz lazım. Dante Alighieri’nin İlahi Komedya’sında Resûlullah söylenmeyecek derecede kötü bir şekilde resmedilmişse ve bundan birtakım insanların haberi bile yoksa şimdi kopan gürültü ile onların acınacak durumu arasında garip bir şey, bir eşgüdüm var. Birileri bir plan yapıyorlar. Mesela, bu planın birinci satırında Avrupa kıtasından Müslüman nüfusu temizlemek yer alabilir. Şimdi bu temizleme işine yardımcı olacak işleri yapıyor birileri. Karşılarında da “Bu temizleme işi mümkün olduğu kadar geç olsun” diye çalışan bir takım insanlar var. Burada doğrudan doğruya çıkar ilişkileri söz konusu. Doğrudan doğruya itikadî bir mesele yok.

Mustafa Özkaya: Danimarka, İsveç, Norveç, İskandinav ülkelerinin start verici ülkeler olması, bu sizin çizdiğiniz çerçevede “Oradan Müslümanların çıkması isteniyor” diyorsunuz. Yani böyle bir sonuç çıkarılabilir mi? Neden oradan başlanıyor diye sorduğumda böyle bir cevap bulabilir miyiz?

İsmet Özel: Oradan mı başlanıyor?

Mustafa Özkaya: Aslında Danimarka’da yayınlandıktan üç ay sonra başka bir ülkede yaygınlaştırılır. Fransa, Almanya derken Avrupa’ya yayınlaştırılır. “Bunun arkasında siz ciddi bir Avrupa’nın planlamasını görüyorsunuz o zaman”, diyebilir miyiz?

İsmet Özel: Olayların çıkmış olması bunun planlı olduğunu gösteriyor. Ama dediğim gibi bu planın boşa çıkarılması başka bir tablo gerektirirdi. Benim aynı şekilde tezgâhlandığına inandığım “Şeytan Ayetleri” de görmezlikten gelinebilirdi. Çünkü bu meselenin tarihte bir yeri var. Müslümanlar bir şekilde bu tutumla sonuç almak isteyenleri devre dışı bırakabilmişler. Şimdi de biz Müslümanlığımıza sahip çıkarak bu meseleyi çözebiliriz. Gürültü patırtı kopararak…

Mustafa Özkaya: Müslümanlığımıza sahip çıkmak için nereden başlamak lazım?


İsmet Özel: Şimdi, meseleleri dünyanın nereye gittiği ve dünyanın gitmesini istediğimiz bir yer olup olmadığı noktasında ele almak lazım. Meseleleri ele almak istiyorsak önce “Dünya nereye gidiyor?” diye sormalıyız, sonra “Biz dünyanın bir yere gitmesini ister miyiz” diye sormamız lazım. O yüzden olan bitenler, özellikle de Türkiye’de olan bitenleri bir daha gözden geçirmek ve şu anda nerede olduğumuza bakmak lazım. Şu anda böyle bir televizyon kanalının mevcudiyetinin bile bu olan bitenlerle alakası var. Neden? Çünkü Türkiye’de siyasal İslam diye bir şey yürümüş, belli bir çizgi çizmiş, belli bir mesafe kat etmiş. Bunların mahiyeti hakkında bilgilerimiz olması lazım. Bu bilgiler, bizim bugün takınacağımız tavır konusunda da sağlam bir yere kavuşmamıza yardımcı olur.

Mustafa Özkaya: Peki tepkiler konusunda, yani işin Avrupa boyutunda böyle, bizim Türkiye içerisindeki Müslümanlığımıza sahip çıkmak anlamında söyledikleri bize –aslında onu açmak istiyorum ama- bir de işin Suriye-Lübnan hattında olan olaylar var. Bunu o bölgeye dönük projelerin de başlangıcı olarak kullanılabileceğini düşünüyor musunuz? Yani sadece Avrupa içindeki Müslümanların çıkarılması anlamında değil belki bölgeye gelecek yeni bir işgalin başlangıcı olarak, hazırlığı olarak düşünebilir miyiz bu tepkileri veya kontrolden çıkan olayları?


İsmet Özel: Bence kontrolden çıkmış bir olay yok, her şey Batılıların kontrolü altında. Hiç kontrolden çıkan bir şey yok.

Mustafa Özkaya: Suriye devleti açısından çıkmış gözüküyor.

İsmet Özel: Hiç de öyle değil. Yani orada da Batılıların hedeflerine günbegün yaklaştıkları…

Mustafa Özkaya: Bir de İçişleri Bakanı istifa etti, Lübnan’da. Demek ki kontrol edemiyor ki istifa ediyor. Yani bizim çıkarımımız, dışardan baktığımızda Lübnan ve Suriye burada aciz kalıyor.

İsmet Özel: Şimdi bence meseleleri anlamak için ülkelerin nasıl niteliklerle donatıldıklarına bakmak lazım. Dünyada İslam söz konusu olduğunda iki kategoriden bahsedilebilir. Bunlardan birisi Batı Avrupa’nın ve Amerika’nın kontrol altında tuttuğu ülkeler, diğeri de Batı Avrupa ve Amerika’nın kontrolünü reddeden ülke, o da Türkiye. Türkiye’de Batının kontrolü hiç yok değil ama dünyada bir tek ülke var ki Batı Avrupa’nın ve ABD’nin kontrolünü gönül rahatlığıyla kabul etmiş değil. Diğerlerinde ise söz sahibi hiçbir zaman o ülkenin yerli halkı olmamış. Bu konuyu gene şu noktaya taşımak gerekli: Dünyada müstemleke idaresi olarak siyasal yapısını kazanmamış bir tek ülke var, o da Türkiye. Diğerlerinin hepsi müstemleke, yani halkı Müslüman olan ülkelerin tamamı bir dönem müstemleke idaresi yaşamış ülkeler. Bir tek Türkiye var ki böyle bir idareyi yaşamamış. Dolayısıyla meseleleri anlamak için bu farkı hesaba katmak lazım. İran şunu yapıyor, Lübnan şunu yapıyor, Suudi Arabistan’da şu oluyor, Mısır’da şu oluyor falan filan demekle Türkiye’de olan ve olması muhtemel olayları izaha kavuşturmak mümkün değil.

Mustafa Özkaya: Ama neticede Irak işgal altında. Şu anda Suriye ve Lübnan’da bir takım olaylar oluyor ve İran’a dönük bir takım hazırlıklar olduğu söyleniyor. Bu bölgelerin çoğu eskiden aslında Osmanlı’nın elinde olan bölgelerdi. Siz şunu mu söylüyorsunuz: Aslında sınırlar önceden çiziliyor. Türkiye’nin sabrı burada ne olacak, o önemli. Bu sınırların çizilmesinde Türkiye rol oynayabilir mi? Yani Türkiye müdahil olabilir mi etrafında olan bitene?

İsmet Özel: Türkiye bu konuda karar verecek olan kadroların tavrıyla bağlı. Eğer Türkiye’de yönetim Türkiye dışından onaylanmış kadrolar tarafından temsil edilmiyorsa biraz önce söylediğiniz şey gerçekleşebilir. Türkiye Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesinde rol oynayan bir unsur olabilir. Ama eğer Türkiye’de yönetim kademelerini işgal etmek, Türkiye dışından tasdik edilmekle mümkün oluyor ve olayların akışına bağlı olarak gerçekleşen bir sonuçsa, o söylediğiniz söz konusu değil tabii.

Mustafa Özkaya: Peki Müslümanların kutsallarına yönelik yapılan hakaretlerde Müslümanların şunu mu yapmasını öneriyorsunuz: “Sizin hiçbir tepki koymanıza gerek yok. Müslümanlığınızı yaşayın, aslında Müslümanlığınızı yaşamanız, gerçek Müslüman olmanız verilecek en büyük cevaptır ve bence Batı’nın bu tepkilerden anlayacağı dil de budur” mu diyorsunuz? “Yoksa dışarı çıkıp gösteri yapmanın bir anlamda Batının ekmeğine yağ sürdüğü”nü mü söylüyorsunuz?

İsmet Özel: Bu son söylediğinizi söylüyorum. Yani karikatürler dolayısıyla tepki gösterilmesi Batı istiyor ve dikkat ederseniz Türkiye’de İslam’a bu gözle bakmayan çevreler de bu tepkiyi kışkırtır durumdalar. Dikkat etmiyor musunuz buna?

Mustafa Özkaya: Yani Sivas olayları öncesinde Türkiye’de yaşanan manzara yok şu anda, onu görüyoruz. En azından bu çevreler daha dikkatli üslup tercih ediyorlar. “İfade özgürlüğünün kutsallara hakaret hakkı vermediği”ni söylüyorlar. Ben bunu görüyorum.

İsmet Özel: Evet yani işi bir bakıma bence hafifletiyorlar, önemini küçültüyorlar vs. Yani mesela diyorlar ki -bunu sadece Türkiye’dekiler değil, Arap dünyasında ve Avrupa’da yaşayan Müslüman unsurlar da söylüyor- “Resûlullah bir terörist gibi gösteriliyor.” Ben karikatürleri gördüm. Bir tanesinde sarığının üzerinde bir el bombası var. Galiba fitili de ateşlenmiş.

Mustafa Özkan: Şimdi bu görüntü sizi rahatsız etmiyor mu?


İsmet Özel: Hayır. Zaten bu görüntüye şöyle çalkap bir baktım yani. Öyle duvarıma falan asmış değilim. Şimdi bu ciddi bir şey. Müslüman’ın terörist olarak takdim edilmesini istemiyoruz, diyorlar. Zaten orada sarığında bomba olan bir insan, bu manalı bir şey değil. Bu terörizm meselesi ciddi bir şey. İnsanlar internette rastladığım bir yazıda şöyle diyor: “Bir milyar iki yüz milyon Müslüman var. Bunların %1’i cihat taraftarı olsa bu on iki milyon eder. Bu on iki milyonun %1’i intihar bombacısı olsa on iki bin kişi eder. Bu intihar bombacılarının %1’i başarılı olsa, sağlam yüz yirmi bin vukuat demektir bu. Şimdi adam bir şekilde diyor ki bu bana güvensizlik veriyor. Ve biz diyoruz ki “Hayır, biz terörist değiliz. Neyiz, biz senin emniyetini temin eden insanlarız.”

Mustafa Özkan: Bu terörist kelimesi onların tarifiyle, onların bakış açısıyla baktığımızda bir yere koyuyoruz. Yoksa Müslüman, İslam kelimesi başlı başına kesinlikle “teslimiyet” ve “barış” anlamına geliyor. Müslüman’sa kendini Allah’a teslim eden…

İsmet Özel: Allah’a teslim eder, kâfirlere değil!

Mustafa Özkan: Yani onların dediğini kabul etmek doğru mu Müslüman açısından, terörist tarifini kabul etmek?

İsmet Özel: Yani terörist kelime anlamı itibariyle korkutucuysa ve bir Müslüman kâfiri korkutuyorsa, bu beni rahatsız etmiyor. Kâfir Müslüman’dan korkuyorsa ben bundan niye rahatsız olayım? Yani ben bunu anlamıyorum. Ben ona benden korkma diyebilirim belki, ama benden niye korkmayacak o adam? Eğer bana zarar vermiyorsa, benim aleyhime çalışmıyorsa, benden zaten korkmaz. Eğer ben sırf Müslüman olduğum için benden korkuyorsa demek ki benim aleyhime bir şeyler yapıyor. Niye benden korkuyorsun? Benim şahsiyetime sahip çıkmam onu korkutuyorsa, varsın korksun. Ne yapayım yani?

Mustafa Özkan: Burada tabii sadece terörist imajı değil, karikatürlerin hepsini ben de gördüm, aslında internette bir çok sitede yüzlerce karikatür var. Yani ben bunlardan seçilmiş birini gördüm. Binlerce site var internette, İslam’a hakaret eden, Peygamber Efendimiz’e hakaret eden. Çıkan fotoğraf şu: Müslümanlar barbar, İslam dini bu tarife uyan bir kişi tarafından getirilmiş bir dindir ve Müslümanlar da bunun peşinden gidiyorlar. Bizse medeniyiz. Yani medeniyeti kendi tekeline alıp, barbarlığı ise bize layık görüyorlar.

İsmet Özel: Şimdi bu şeyleri hangi zeminde ve hangi ortamda konuşuyoruz. Müslümanların yalnız on iki bin tanesi değil, bir milyar iki yüz milyon Müslüman’ın tamamı intihar bombacısı olsa, acaba Batının gücü bundan olumsuz etkilenir mi? Yani şu anda neyi, kimlere kabul ettirmeye çalışıyoruz? Şu anda Müslümanlar dünyada çok güçlü ve dünyayı baskı altında tutan unsurlar da, diğer bir takım insanlar zavallılıklarını mı haykırıyorlar? Yoksa şu anda dünyada Müslümanlar mı sıkıntı çeken, kendilerini geliştirmek mecburiyetinde olan insanlar durumundalar? Bir kere bu tuhaflığı gidermek lazım ortadan. “Biz terörist değiliz diye bar bar bağıran insanlar, “Biz Avrupalı terörist değiliz” diyorlarsa doğru söylüyorlar bir bakıma. Çünkü onlar Avrupa’nın hizmetkârları olmayı kendi refahları karşılığında Avrupa’ya hizmet etmeyi seçmiş olan insanlar. Onlar elbette terörist değil ve onlara yapılan şey gerçekten haksızlık.

Mustafa Özkan: Yani siz bu senaryo gereği Avrupa’daki Müslümanları bir şekilde, Avrupa’dan en azından zararlı olanların, faydasız olanların çıkarılacağını düşünüyorsunuz.

İsmet Özel: Avrupa’ya hizmet etmeyenlerin Avrupa’dan çıkarılması planının uygulandığını düşünüyorum.

Mustafa Özkan: Peki elli yıl neden Avrupa bu insanları tuttu?


İsmet Özel: Avrupa elli yıl bu insanları tutmadı. Yani Avrupa’nın bu insanlara elli yıl öncesinde ihtiyaçları vardı. Yani özellikle Federal Almanya kalkınmasını sağlamak için bir iş gücüne ihtiyaç duyuyordu. Kısmen diğer ülkeler de bu ihtiyaç altındaydılar. Şimdi bu ihtiyaç tamamen ortadan kalktı mı? Hayır. Bu ihtiyaç ortadan kalkmadı, fakat bu, önceden başlatılan faaliyet dolayısıyla şu anda Avrupa’da, sadece Almanya’da değil bütün Avrupa ülkelerinde asalak denebilecek bir yabancı işçi unsuru var. Adamlar bunu tasfiye etmek istiyorlar.

Mustafa Özkan: Zamanlama açısından niye bu zamanı seçtiler acaba? Yani daha öncesi veya daha sonrası değil de neden şimdi?

İsmet Özel: Genel olarak bir İslam aleyhtarı hava oluşturmak işlerine geliyor olabilir. Müslümanlara yaptıkları haksızlıkları kendi halklarına mazur göstermek için bunu yapıyor olabilirler. Amaçları Müslümanları küçük düşürmekten de öte, “küçük” göstermektir, “küçüklüklerini” sergilemektir. Bu konuda bizim mutlaka makul bir tavır içinde olmamız lazım. Yalvar yakar bir şekilde bu halledilemez.

Mustafa Özkan: Var mı bir öneriniz, konu olarak? Tavır olarak..


İsmet Özel: Vallaha, benim önerim tıpkı Şeytan Ayetleri’nde olduğu gibi bunun görmezlikten gelinmesi olabilirdi. Ben o konuda, bir zamanlar Şeytan Ayetleri meselesi gündeme geldiğinde bana bir dergi tarafından yöneltilen soruya böyle cevap vermiştim. Yani biz bunu görmezlikten gelebiliriz. Oysa Türkiye mesela Şeytan Ayetleri meselesini görmezlikten gelmedi. Tam tersine onlar tercüme edilmek istendi, yayınlanmak istendi. Bugün Salman Rüştü’yü savunan insanların Türkiye’de başlarının derde girdiği konusunda gene Batı’ya bir sunum yapılıyor. Yani böyle bir tezgâh var.

Mustafa Özkan: Görmezlikten gelmeye çalışıyorum ancak gözümün içine soka soka… Böyle bir durum varsa ki Şeytan Ayetleri’nde bu oldu. Sivas’ta insanlar tahrik edildi ve istenmeyen olaylar gerçekleşti. Aynı senaryolar şu anda Lübnan’da Suriye’de belki başka Müslümanların yaşadığı coğrafyada gerçekleşecek. Bu durumda Müslümanların ne yapması lazım? Hala görmezden gelebilirler mi?

İsmet Özel: Siz kimden bahsediyorsunuz Müslümanlar deyince.

Mustafa Özkan: Yani kendini Müslüman olarak tanımlayanlardan.

İsmet Özel: Bu hiçbir açıklama getirmiyor. Türkiye’de Müslümanlar bir dini şahsiyetleri dolayısıyla varlık gösterebilmiş insanlar değil. Türkiye’de Müslümanlar, Müslüman olduklarından dolayı özür dileyen insanlar. Bunlar hiçbir şey yapamazlar. Müslümanlığı başlarına gelmiş bir sıkıntı olarak gören insanlar, İslam adına bir şey zaten yapamazlar. İnsanlar İslam’ı hayat tarzı olarak istemediklerini, benimsemediklerini ama bazı mecburiyetler altında kalmaktan başka çareleri kalmadığını söylüyorlarsa, bunların elinden bir şey gelmez zaten.

Mustafa Özkan: O zaman İsmet Bey benim anladığım kadarıyla siz bu protesto eylemlerini, karikatürlere karşı gösterilen eylemleri çok samimi bulmuyorsunuz. Çünkü…

İsmet Özel: Hem samimi bulmuyorum, hem zararlı buluyorum…

Mustafa Özkan: Doğru bulmuyorsunuz.


İsmet Özel: Şimdi biz bir şeyler yaşadık bu ülkede. İşte başörtüsü meselesinden İmam Hatipler’in halledilmesi meselesine kadar bu durumda Türkiye’de yaşayan insanlar ne varlık gösterdiler, Müslümanlıklarını ne şekilde sergilediler ki şimdi adam gibi bir şey yapacaklar? Yani ben hatırlıyorum, bir zamanlar Eyüp’te Pazar sabahları, sabah namazına gidiyordu bazı insanlar, bir takım eylem niyetiyle. Bir keresinde beni de çağırdılar. Ben onlara dedim ki: Bu pazar sabahı nereden çıkıyor? Müslüman eğer bir tavır gösterecekse, o tavrını pazar günü göstermeyi nasıl oluyor da seçiyor? Bir insan bu konuda bu derece vurdumduymaz, ilgisiz ne bileyim hassasiyetten, titizlikten mahrum yaşıyorsa, kafası böyle çalışıyorsa bu insanlardan ne beklenir? Hiçbir şey beklemeyin. Onun için benden “ne yapmalıyız?” diye sormayın. Bir şey insanlarla yapılır. Bana Türkiye’deki insanların mayası ve yapısı hakkında bir bilgi verin, ondan sonra konuşalım.

Mustafa Özkan: Hiç ümitvar değil misiniz Türkiye’den? Türkiye’deki insanların mayası ve dokusundan geçmişe dönüp baktığımızda, gelecekte, istikbalde bir ümit görmüyor musunuz?

İsmet Özel: Türkiye’de şüphesiz doğru şeyleri işittikleri zaman doğru anlayacak insanlar var. O manada karamsarım ama ümitsiz değilim. Ama Türkiye’de bir şey yapılabilecekse o da bildiğini hem hacim bakımından hem miktar bakımından artırılması olabilir. Bilgi peşinde koşan insanlar gerekli Türkiye’de. Hiç kendilerine “şunu söyle şunu söyle” dedikleri insanlara
itibar etmesinler. Türkiye’de İslam adına konuşulan her şey dünya sisteminin söylenmesini istediği şeyler haline geldi uzunca bir zamandan beri. Bunun dışında bir takım imkânlar doğarsa, o zaman birlikte bulunuşumuzun anlamı da doğar diye düşünüyorum.

Mustafa Özkan: Sivas olayı çok konuşuldu. Siz bir milat olarak, çok uygun bir tanım olarak görmüyorsunuz 28 Şubatı ama 28 Şubat süreç olarak bir süreç olarak kabul edersek o dönemin hazırlayıcısı olarak kuruldu Türkiye’de ve belki de başörtüsü olsun, İmam Hatip ve Kuran kurslarının ona dönük yapılan operasyonlarda kabul edici bir zemin olarak gördük. Siz de böyle mi görüyorsunuz? Sivas olayları sonrasında Türkiye’de bir gidişat değişikliği olduğunu düşünüyor musunuz?

İsmet Özel: Ben Sivas olaylarının, diyelim ki 12 Eylül 1980 darbesinden daha önemli olduğunu düşünmüyorum. Yani öyle bir kırılma noktası ya da viraj olarak görmüyorum. Asıl değişiklik Türkiye’de 12 Eylül 1980’de oldu ve onun sonuçlarını yaşıyoruz şimdi. O manada Türkiye’de İslami anlayışı bir şekilde yeniden formüle etmek siyasal İslam’la başladı ve o siyasal İslam’la birlikte girdiği şekil bizim hayatımızı birinci evrede etkili, o manada Türkiye’deki askeri darbelere önem atfetmek daha manalı geliyor bana.

Mustafa Özkan: 28 Şubat da böyle bir darbe değil mi sizce?


İsmet Özel: Bence değil. Yani 27 Mayıs gibi, 12 Mart gibi, 12 Eylül gibi değil.

Mustafa Özkan: Peki “başörtüsü” bağlamında ne diyebilirsiniz, başörtüsü mücadelesi bir mücadele olmadı mı Türkiye’de?

İsmet Özel: Hayır, olmadı. Çünkü Türkiye’de başörtüsü bir zaman, bir müsamahadan faydalanmak şeklinde yaygınlaştı. Bu dönemde insanlar başörtüsünü teşvik ettiler. Mesela üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan YÖK, bir zaman bu işi başlatan YÖK’tür. Yani zaten başörtüsü yasağı başladığı zaman örtülü öğrenciler: “Ben bu sınıfa kadar gelmişim. Bırakın bitireyim.”, diye ağlaşmaya başladılar. Onlar bir müsamahadan hatta bir teşvikten yararlanmışlardı bir zamanlar. Yani bir mücadele verip, başlarını örtüp okullara girmediler. Sonra bu müsamaha ortadan kalktı ve yasak şekline dönüştü.

Mustafa Özkan: Peki madem yasaklayacaklardı, niye önünü açtılar?

İsmet Özel: Çünkü Müslümanların desteğine ihtiyaçları vardı başında. Sonra gördüler ki bir takım insanlar kolayca menfaat karşılığında biçim alabiliyorlar. Bu yürütülebildikten sonra Müslümanlara olan ihtiyaçları kalktı. Dolayısıyla işte bu mecraya girdi.

Mustafa Özkan: Türkiye’de İslami simgelerin veya Müslümanlığın önü açılması bu anlamda Müslümanlara ihtiyaç olduğunu göstermekle mi alakalı, bu çevrelere?

İsmet Özel: Müslümanların dinlerine bağlılıkları dolayısıyla sahip oldukları potansiyeli yok etmek için bu yapıldı. Yani onlara bir takım imkânlar, fırsatlar verildi. Ve bu imkânları ve fırsatları onlar dinlerinden daha fazla önemsedikleri için bazı gayri İslami gelişmelerin malzemesi oldular.

Mustafa Özkan: Peki burada isterseniz bir İran’a geçelim. Halk adamı, giyinişiyle, davranışıyla, tavrıyla… Ahmedinecad’a siz nasıl bakıyorsunuz?

İsmet Özel: Ahmedinecad’a gelinceye kadar ne olduğuna bakmak lazım. Şimdi İran Devrimi dediğimiz şeyin İslam Devrimi olup olmadığını bir kere tespit etmemiz lazım. Türkiye’de bu konularda büyük dolmalar yutuldu ve onun için hala karın ağrıları var.

Mustafa Özkan: İran İslam Devrimi olmadı mı 1979 sonunda?


İsmet Özel: Bence İran’da olan şey Batı sermayesinin İran Şah’ından kurtulması şeklinde oldu. Bunun için de mollalar kullanıldı ve şu anda İran, Şah döneminde sahip olduğu uluslararası gücün onda birine dahi sahip değil. Böyle bir durum söz konusu oldu. Nasıl 1917 yılında Rusya denetlenme bakımından Çarlık döneminin çok üstüne çıktıysa İran Devrimi’nden sonra da bu topraklar denetlenme bakımından çok ileri noktalara geldiler. Şu anda Ahmedinecad İsrail’in ve Amerika’nın istediği sözleri söylüyor.

Mustafa Özkan: Ama tam tersini söylüyor…


İsmet Özel: Biraz önce bir karikatür dolayısıyla söyledik. Amerika ve Batı karikatürlerin protesto edilmesini istemiyor mu sanıyorsunuz? Mümkün olduğu kadar şiddetli bir şekilde protesto edilmesini istiyor. Aynı şekilde onlar da kendi aralarındaki ilişkiler bakımından Ahmedinecad’a muhtaçlar. Sovyetler Birliği var iken Batı Avrupa’nın ve Amerika’nın sıradan insanları kendi otoriteleriyle, kendi milli unsurlarıyla, milliyetçi unsurlarıyla, Sovyet tehdidi sebebiyle uzlaşmak, o şemsiyenin altında olmak mecburiyetinde bırakılmışlardır. Zaten Sovyetler Birliği çöker çökmez “kızıl tehlike”nin yerini “yeşil tehlike” alacak dediler, olmadı. Ama şimdi yavaş yavaş o noktaya getirmeye çalışıyorlar. Batı Avrupa halklarının ve Amerika halkının İslam düşmanlığı aracılılığıyla zapt-u rapt altına alınması diye bir ihtiyaç vardır. Eğer bu olmazsa, bu Batı Avrupa’daki insanlar da, Amerika’daki insanlar da kendi otoriteleriyle hesaplaşmak zorunda kalacaklar. Yani onlardan talepleri şimdikinden daha fazla olacak. Buna oynuyorlar. İşler gayet güzel yürüyor. Bir mahkeme kararıyla başkan seçilen Amerikan Başkanı ikinci kez girdiği seçimde Amerikan muhafazakar çevrelerinin ciddi bir desteğini aldı. Çünkü bu seçim Irak işgalinden sonra oldu değil mi? Demek ki bu işliyor. Yani bir İslam düşmanlığı ya da buna “İslamafobia” diye bir isim takmışlar…

Mustafa Özkan: Kabul ediyor musunuz bu tabiri?


İsmet Özel: Dediğim gibi, bu tıpkı komünizm tehlikesi gibi bir şey, Batı Avrupalı ve Amerikalı için. Dolayısıyla…

Mustafa Özkan: Üretilmesi gereken bir şeydi.


İsmet Özel: Tabii ürettiler ve onun sonucunu alıyorlar işte.

Mustafa Özkan: Peki İran’la ilgili söyledikleriniz İran’a İsrail saldırsa, Amerika saldırsa bile geçerli mi? “Ahmedinecad istenilen şeyleri yapıyor” diyorsunuz, örneğin.

İsmet Özel: Yahu, bunu nasıl anlamıyorsunuz? Sekiz sene Irak ile İran savaştı. Sekiz sene. Sekiz sene boyunca hem İran hem Irak bunun dayatılmış bir savaş olduğunu ifade ettiler. Bizi birbirimize kapıştırıyorlar, dediler. Ama savaştılar gene değil mi? Bütün o sekiz sene boyunca hem İran hem Irak petrolden elde ettiği geliri silaha yatırdı. Öyle değil mi?

Mustafa Özkan: Evet.

İsmet Özel: Bundan kim kazançlı çıktı? Batı. Yani bunu görmüyorsak biz ve hala böyle birtakım şu olur, bu olur… Bu entellektüel namussuzluktur. Bugün Türkiye’de de, Arap ülkelerinde de, Batı Avrupa’da da, Amerika Birleşik Devletleri’nde de belli bir entellektüel düzey tutturmuş insanlar ahlaki zaaflarını sergileyerek bu entellektüel düzeyleri de düşürüyorlar. Dünyada bir şeyler oluyor ve hakikaten bilgili ve kafası çalışan insanların bu olan şeylere karşı eleştirel bir tavır takınması lazım. Böyle oldu bugüne kadar. Bir bakıma hani Batı Avrupa’nın yükselmesi dediğimiz şey büyük ölçüde daha üstün değerlere kavuşma hırsıyla gerçekleşmiş olan bir şeydir. Sonuçları itibariyle ne kadar sapık olsa da. Ama bugün böyle bir şey olmuyor. Bugün dünyanın her yerinde aklı bir şeylere eren insanlar ya can korkusundan veyahut bir çıkar beklentisi sebebiyle dünyada kirli işleri yürüten insanların ekmeğine yağ sürecek ifadeler ve kabuller içindeler. O yüzden ben kendimi çok çaresiz ve yalnız hissediyorum. Çünkü haklı olduğum her fark edildiği zamanda, -özellikle Türkiye’de- cezaya çarptırılıyorum. Bu manada bir tuhaflık tabi beni çok tedirgin ediyor.

Mustafa Özkan: Evet, son söylediklerinizle gerçekten kafam karıştı. Yalnız hissetmenizin nedenini sormak isterim ama anlattıklarınız belki o nedene de cevap verecek şeylerdir. Ama bir Amerikan-İsrail-İngiltere ittifakı var. Burada Avrupa tümüyle kendisini İslam’a ve Müslümanlar’a karşı koyma veya savaş açma cesaretinde değil şu anda. Bilmiyorum katılıyor musunuz? Ama neticede Amerika, İsrail ve İngiltere bu konuda daha cesurlar ve Irak’a giriyorlar. İran’da bir takım eylemler yapılıyor, patlamalar oluyor. Ama sanki Avrupa’nın ayak diretmesine dönük bir takım çalışmalar gibi geliyor. Yoksa topyekun bunlar ittifak etti de Müslüman coğrafyanın planları çoktan hazırlandı, biz bu senaryoyu sadece izliyor muyuz?


İsmet Özel: Şimdi siz dediniz ki, ABD, İsrail ve İngiltere’nin bir ittifakı var. Bunlardan bir tanesi ABD. Dünyada askeri güç bakımından rakipsiz olan bir devlet. Öyle mi?

Mustafa Özkan: Evet.


İsmet Özel: Diğer ikisi de askeri gücü birliği sıfırlanmamış iki ülke. Siz bana bir Alman ordusundan, İtalyan ordusundan, Fransız ordusundan, İspanyol ordusundan bahsedebilir misiniz, bir savaş mekanizması, savaş makinesi olarak? Hayır, bunlar sembolik diyebileceğimiz güçler şimdi. Demek ki bütün hadiseler, politik tahlillerin gölgesinde değil, doğrudan doğruya askeri gücün aracılığıyla cereyan ediyor.

Mustafa Özkan: Peki sahnede böyle oynanıyor o zaman? Aktörler var gibi gösteriliyor ve onların, bir de şimdi mesela güvenlik konseyinde rızası alınması çalışmaları yapılıyor gibi gösteriliyor Amerika tarafından. Amerika’nın böyle bir şeye ihtiyacı yoksa güç belirleyici kendisiyse bunun adını koysun…

İsmet Özel: Şimdi tabi, ABD’nin devlet olarak varlığıyla Amerikan şirketlerinin dünyadaki etkinliğinin tam birbirine uymadığını, üst üste gelmediğini bilmemiz lazım. Yalnızca ABD değil, bütün Amerika kıtası Avrupa’dan kök alan, fakat farklı bir soyutlamaya uğramış bir yapıyı yansıtıyor. Eğer kapitalizm diye bir şey varsa bu, sadece ABD’de değil, tüm Amerika kıtasında en mücerret karakterini kazanabildi. Dolayısıyla 1945 yılından itibaren bu en mücerret kapitalist yapı dünyaya yeni bir form kazandırmaya çalışıyor. Dolayısıyla bu aşama aşama bir şey gerçekleştiriliyor.

Mustafa Özkaya: Müslümanlar diğer dinlere hoşgörülü davranmışlardır. Nasıl görüyorsunuz bunu? Doğru bir tanımlama mı?

İsmet Özel: Şimdi bu cümle doğru bir cümle: Müslümanlar diğer dinlere hoşgörülü davranmışlardır. Çünkü o dinleri küçük görmüşlerdir. Hoşgörü küçük olana gösterilir. Çocuklar hoş görülür. Müsamaha kime gösterilir? Acıdığın ya da affetmeye değer bulduğuna gösterilir. Müslümanlar kendilerini merkezde kabul ettikleri için diğer dinleri hoşgörü ile karşılamışlardır. Yani buna mukabil tam tersine Avrupa, özellikle Papalık, kendinden emin olmadığı için farklı Hıristiyan görüşleri bile yaşatmamıştır içinde. Haçlı Seferleri sadece Türklere karşı değil aynı zamanda Fransızlara karşı, İskandinavlara karşı da yapılmıştır. Yani Hıristiyanlık kendine güvenmediği için hoşgörülü değildir. Anlatabiliyor muyum? Müslümanlar kendilerine güvendikleri için, yani diğer dinleri batıl saydıkları için onların yaşamasına ses çıkarmamışlardır. O manada ama diğerlerinin de kendilerine göre tabi Müslümanlığa bakış açısından bir şey tarafı var: Mesela Yahudiler, Hıristiyan toplumda uğradıkları eziyetlerin hiçbirine Müslüman çoğunluklu toplumlarda uğramadılar. Ama gene de Yahudiler, Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumda küçük görüldüler. Onlara “çıfıt” dendi, “buçuk millet” dendi.

Mustafa Özkaya: Ama Ermenilere “millet-i sadıka” dendi.

İsmet Özel: Sadık da kime sadık?

Mustafa Özkaya: Devlete.

İsmet Özel: Tabii. Yani sadık olduktan sonra tabii ki ona sadık adam dersin, yani onu niye tekmeleyeceksin ki? Sadakat gösteriyor. Rahatsız edici bir şey değil devlet açısından.

Mustafa Özkaya: Peki Ermenilerle aramızdaki sorun neden çıktı? Madem bu kadar sadıktılar devlete, sadakatlerini mi yitirdiler?

İsmet Özel: Sadakatlerini yitirdiler diye bir şey asla söylenemez. Fakat Avrupa, İslam’ı siyasi organizasyondan ve askeri güçten mahrum bırakmak suretiyle tarih sahnesinden silme noktasına geldiğinde, Ermeniler bu topraklarda kendilerine bir hayat sahası temin etmek için hareket geçtiler. Bu işin ele başları da aslında Kafkasya ve Rus Ermenileriydi büyük ölçüde. Ama sizin işte o “millet-i sadıka” dediğiniz böyle bir motivasyondan mahrum olduğu için mecbur kaldıkları davayı yürütemediler işte. Bir bakıma da çok büyük zarar gördüler.

Mustafa Özkaya: Ticaret ellerindeydi.


İsmet Özel: Zanaat.

Mustafa Özkaya: Zanaat evet. Yahudilerle arasında bir sorun mu vardı ki Ermenilerin?

İsmet Özel: Böyle bir iddia vardır, : Ermenilerin temizlenmesinde Yahudilerin rol oynadığına dair; ama bunu Yahudilere yüklemek yanlış. Çünkü Ermenileri hasım kabul eden Alman ve İngiliz emperyalizmidir. Çünkü Ermeniler, Osmanlı topraklarında zanaatkârlıkları sebebiyle ekonominin deveranını temin eden unsur idiler. Bu yüzden bu topraklardaki hayatın çökertilmesi, Ermenilerin etkinliklerinin sıfırlanması hatta Ermenilerin varlıklarının ortadan kalkmasıyla mümkün olacaktı, bunu yaptılar. Yani kabahat ne Yahudilerdedir ne Müslümanlardadır; kabahatli doğrudan doğruya Alman ve İngiliz emperyalizmidir. Eğer dünyada ve Türkiye’de Ermeniler zarar gördülerse bunun tek kabahatlisi Alman ve İngiliz emperyalizmidir. Müştereken çalışmışlardır Ermenilerin bu topraklardan sürülmesi anlamında.

Mustafa Özkaya: Peki Ermeniler neden anlamıyorlar?


İsmet Özel: Yok, çok güzel anlıyorlar. Gidin bunu mesela Hrant Dink’e sorun, o size söyleyecektir. Ermenilerin zarar görmeleri karşısında Batının tavrının ne olduğunu Ermeniler gayet iyi bilir. Meseleyi bilen birçok Ermeni vardır.

Mustafa Özkaya: Yahudileri çok önemsiyor musunuz?


İsmet Özel: Elbette.

Mustafa Özkaya: Son şiir kitabınız Of Not Being A Jew: Yahudi Olmamak Hakkında. Neden peki önemsiyorsunuz?

İsmet Özel: Çünkü Yahudiler devletleri olmadan milli hayatlarını hem güçlendirerek hem büyüterek sürdürebilmiş bir toplum. Yahudiler dinlerine sahip çıkmak, dinlerine kıskançlık göstermek suretiyle hem Hıristiyanların hem Müslümanların kendilerine gelmeleri bakımından çok etkili olmuş insanlardır. Her bakımdan, her zaman kendi iç haberleşmelerini sıkı tutmuşlar. Sonunda da Roma’nın kendi tapınaklarını yıkmalarının 2000 yıl sonrasında devletlerini yeniden kurabilmişlerdir. Siz bunları önemsemeyecek misiniz?

Mustafa Özkaya: Ama “Yahudi Olmamak Hakkında”


İsmet Özel: Ben Yahudi değilim. Yahudi olmamak hakkında yazıyorum.

Mustafa Özkaya: Kapitalizmin kuruluşuyla Yahudiler arasında bir bağlantı var mı?

İsmet Özel: Werner Sombart’a sormak lazım. Bu konuda çok fazla metin var. Tabii ki Max Weber, Protestan ahlakının öne çıktığını söylüyor. Ama Sombart hem Yahudilerin hatta Katoliklerin de kapitalizmin kuruluşunda oynadıkları role parmak basıyor… Kapitalizmin kuruluşunda fuhşun, hırsızlığın, dolandırıcılığın ne kadar önemli rol oynadığını söyleyen sosyologlar var. Ben sosyolog değilim.

Mustafa Özkaya: Bu düşüncelere sıcak bakıyor musunuz?


İsmet Özel: Bana göre kapitalizm, Türkleşme karşısında Avrupa’nın bulduğu bir çaredir. Bunu sarahaten ve ısrarla söylüyorum ben. Yani Avrupa bir şey başardıysa, Türkleri, kapitalizmi yükselterek geriletmek suretiyle başardı. Sonunda Bernard Lewis “What Went Wrong” diye bir kitap yazdı: “Ne Yanlış Gitti” diye. Bu yazıya da ben “The Wrong is Going On” diye bir yazıyla cevap verdim. Kapitalizm 14. yüzyılda İtalyan site devletlerinde temellerini attı. Bu yüzyılda Osmanlı Devleti de temellerini attı. Dünyada Pazar ekonomisi dışında canlı, güçlü, etkin bir ekonomik hayatın mümkün olabileceğini, yalnız mümkün olmakla kalmayıp tercihe şayan olduğunu dünyaya gösteren, dünyanın gözüne sokan Türklerdir. Kapitalizm Türklere karşı bir güç sahibi olmuştur. Türklerin, onların alanlarını daraltması sonucunda Avrupa’ya sıkışmış insanların iktidar üretecek bir imkân devşirme çabasıdır kapitalizm. Biz, Avrupa’ya derman aratan bu özelliğimizin nasıl sağlandığı konusunda son derece gaflet içindeyiz ve dünyaya Türk hayat tarzının bir açılım olarak takdim edilebileceği konusunda yetersiz kalmak gibi bir suç var üzerimizde. Bu hususta maalesef konuşamıyoruz çünkü bizim modernleşme hayatımız bir şekilde Türk olmayı olumsuz kılma süreci olarak yaşandı. Biz bir şekilde bu örnek toplum vasfımızı tekrar keşfetmek ve kendimizi bununla yeniden donatmak mecburiyetindeyiz. Bu çok ciddi bir meseledir. Kimse bunu anlamıyor. Özellikle de bugüne kadar “Türkçülük” iddiasında olanlar bunu anlamıyorlar. Yani bizim piyasa ekonomisi dışında bir modeli üretebilen, üretmiş olan ve tekrar üretebilecek olan bir millet olduğumuzu Türkiye’de anlamıyor insanlar. İşte böyle bir tuhaflık yaşıyoruz.

Mustafa Özkaya: Sizin Türkleri eksene alan, merkeze alan söyleminiz Türkiye’de kendini “Kürt” olarak tanımlayanlar tarafından rahatsız edici bulunuyor. Rahatsız olmalarına hak veriyor musunuz?

İsmet Özel: Şimdi ben Türk kime diyorum, onu söyleyeyim. Ondan sonra bu meselenin cevabı verilebilir. Benim tarifime göre Türk: Kâfirin alanını daraltan Müslüman’dır. Yani kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir. Bu manada Kürt kökenli bir insan Müslümanlığıyla hesaplaşmasını yapıp kendinin Türk olup olmadığını karar verebilir. Kürt kökenli olup da benim Türk tanımımdan rahatsız olan insanların Kürdistan kurmak gibi bir derdi yoksa o zaman zihni bir problemi var demektir. Eğer insanın Kürdistan diye bir derdi yoksa rahatlıkla kendidsinin de benim Türk tanımımın içine girdiğini anlayabilir, ama anlamak istemeyebilir, o kendi davasıyla alakalı bir şey. Türkiye, Türklerin oluşturduğu bir ülkedir. Türkiye, Türklerin yükseltebileceği bir yerdir. Onun için Balkan göçmenleri de -etnik kökenleri ne olursa olsun-, Kafkas göçmenleri de -etnik kökenleri ne olursa olsun- eğer bu memlekette kendilerine imkân bulabilmişlerse Müslüman oldukları için yani Türk oldukları için bu yaşama hakkını sağlayabildiler. Herkes yaşadığı toprağa hicret edip etmemeyi göz önüne alması lazım, yalnız yaşadığı değil kendine bir hayat bahşetmiş olan toprak. Bunu Türkiye’ye bugünkü Türkiye sınırlarından gelmiş olan herkes için söylüyorum: Bir takım insanlar bugün bu sınırlar içine bir hayat kurabilmek için gelmişler. Hayatlarını muhafaza edebilmek için ve hayatta kalabilmek için gelmişler. O takdirde bu toprakların yükseltilmesi öncelikle bu topraklarda öteden beri yaşayanlardan değil de, onların, kendilerine bu toprakların hayat bahşettiği insanların, borcu halindedir yani onların ödemesi gereken bir borç olarak düşünülmesi lazım. Dolayısıyla Kürt meselesini Türkiye meselesi olarak anlamak lazım. Yani Türkiye’nin dünyada itibarlı bir yeri olması Kürtlerin meselesi ise bu Türkiye’de yaşayan herkesi birinci derecede ilgilendirmesi lazım. O manada da bizim cumhuriyet tarihimiz, cumhuriyet tarihimizin siyasi yönü, cumhuriyet tarihimizin iktisadi yönü adım adım anlamlandırılmalıdır. Bugün bulunduğumuz iyi veya kötü durum 1923 yılında cumhuriyetin ilan edilmesiyle ulaştığımız durum. Dolayısıyla biz bu tarih içinde hangi evrelerden geçtik, insan olarak tercihlerimiz neler oldu, bu memleket hakkında ne düşündük, bu memlekete ne verdik, bu memleketten ne aldık? Bunları insanların düşünmesi lazım. Benim söylediğim şeyler afakî, teorik şeyler değil. Doğrudan doğruya hayatımızı ilgilendiren şeyler.

Mustafa Özkaya: Ancak Osmanlı zamanında Kürdistan diye bir bölge vardı, Lazistan diye bir bölge vardı. Şimdi bu kelimeler çok tehlikeli kabul ediliyor.

İsmet Özel: Şimdi dikkatle bakın, yok öyle bir şey. Birinci mecliste Kürdistan ve Lazistan mebusları kabul ettik. Bunun sebebi şudur: Eğer o kişinin Lazistan mebusu olduğunu söylemezsen Pontus mebusu olduğunu söylemen lazım, onun için Lazistan dedik. Öbürüne de Kürdistan demezsen Ermenistan demen gerekecek. Birinci mecliste Kürdistan ve Lazistan mebusları topraklarımızın İslamlaştırılması ile alakalı bir şeydir. Bir etnik kimlik tanımakla alakalı değildir. Buralarda Müslümanların yaşadığını vurgulamak için söylenen şey, yani o işi karışık hale getirmemek lazım.

Mustafa Özkaya: Güneydoğu’ya kadar uzandık. İsterseniz tarihe, İnebahtı’na gidelim. İnebahtı’na bir anlam veriyorsunuz siz: Kapitalizmin de bir anlamda startının verildiği ve Türklerin yenilebileceği bir dönem olarak görüyorsunuz.

İsmet Özel: Evet, 1526 Mohaç Savaşı. 1526’da Avrupa özellikle de Papalık, Hıristiyanlığın son kalkanının düştüğünü fark etti. Diyorlardı ki: Türkler karşısında Macarlar, Hıristiyanlığın kalkanıdır. Avrupa’yı onlar işgale uğrama tehlikesinden uzak tutuyorlar diye düşünüyorlardı. 1526’da bu kalkan düştü. Bu tarihten itibaren Avrupalılar her an Türklerin enselerinde boza pişireceğini düşünerek yaşamaya başladılar ve bir şekilde “Türkler yenilemez” saplantısını edindiler. Ama 1571 İnebahtı’da donanma tahrip edilince panik yaratan bu fikir değişti. Değişip de ne oldu? “Türkler de mağlup edilebilir”. “Türkler yenilebilir” fikrini Hıristiyan âlem edindikten sonra Avrupa’da medeniyetlerinin köklü sütunlarını dikmeye başladılar. Alfred North Whitehead der ki, 17. yüzyıl dahiler yüzyılıdır. Acaba neden mesela 18 değil de, 17. yüzyıl? Çünkü 1571, 16. yüzyılın son çeyreği ve geriye kalan yüzyılda Avrupa, kendini yükseltecek sütunlar dikmeye başlıyor. Bir asırda “Ansiklopedi” yazacak hazırlığa erişti Avrupa. Sonrasına, 18. yüzyıla da zaten “aydınlanma çağı” diyoruz. Bundan böyle Avrupa’nın kendine güveni geliyor. İnsanlık tarihinin Avrupa medeniyetine varmak için yaşandığına kanaat getirildiği zaman, 18.yüzyıldır. 19. yüzyıl da Türklerin dünyadan tasfiye edilmesi dönemi. İngiliz Gladstone, “Türkler pılısını pırtısını toplayıp Avrupa’dan gitsin” diyor. Ama asıl felaketin büyüğü bizim 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bizim bütün devlet ricalimizin ve okur-yazarlarımızın devletin çökeceğine inandırılmış olmalarındadır. Dolayısıyla 18.yüzyılın ikinci yarısından itibaren devlet politikası tamamen toprak kaybını asgariye indirmek ve şahsi refahı korumak alanlarına indirgendi. Bu programdan başkasıyla meşgul olmadılar. Yani Osmanlıların yeni bir hamle yapmak, kendi şahsiyetlerini yenileyecek bir düzeye çıkarmak gibi dertleri olmadı. Tanzimat bir bakıma geleneksel yapının artık iyice gözden çıkarıldığı bir zamandır. Tanzimat’tan sonraki aydınlar Batı’yı örnek alarak siyasete imkân sağlayan bir alanda millet ve vatan üretme gayretine girdiler. Ama bu gayreti devam ettirebilmek için de esaslar yerinde tespit edilemediği için başarılı olunamadı. Yani bir şekilde millet ile devlet arasındaki o ciddi boşluk Tanzimat sonrasında kapatılamadı. Cumhuriyet dönemi bunun için çok büyük bir fırsat idi. Ama bu fırsat da gene İslam’a bakış açısı sebebiyle kaçırıldı. Böyle bir felaketi yaşadık.

Mustafa Özkaya: Çanakkale Savaşı’nı nereye koyuyorsunuz tüm olan bitenler arasında? Çanakkale bu halkın yaşadığı belirtisi gösterildi. Osmanlı’nın çöküşünde Osmanlı Devleti ricali bu topraklar kaybolacaktır diye ikna edildi, mevcudu koruma adına çalışmalar yapılıyordu. Ama halk standarttan farklı bir şey gösterdi Çanakkale’de.


İsmet Özel: Çanakkale, evet… Biraz önce söylediğim devletle millet arasındaki boşluğun en kalın çizgisidir. Yani biz millet olarak “Çanakkale geçilmez” dedik ama sonrası aynı iradenin sergilenmesi olarak devam etmedi. Çanakkale’de ölenlerin hatırasına daha sonraki kuşaklar sadakat gösterdiler mi? Hayır.

Mustafa Özkaya: Gençlik çok yoğun bir şekilde Çanakkale’yi Mart ayında ziyaret ediyor son dönemlerde özellikle.

İsmet Özel: Bizim yapacak şeylerimiz var ziyaretten başka.

Mustafa Özkaya: Bu bilincin ortaya çıkması

İsmet Özel: Yani bu toprakların nesi olduğumuz ve bu topraklarla aramızdaki anlam, bu topraklar dolayısıyla kazandığımız anlam, bunlar es geçilip de hamaset yaparsak hiçbir şey doğmaz. Türkiye bu toprağın ruhu ve bu topraklarda yaşayan insanın kavliyle yükselebilir. Bu toprağın ruhunu keşfedelim, bu toprağın ruhu nedir, bu toprağın dar’ül İslam olması bize bu toprakları vatan haline getirmiş olduğunu şuurla kavrayalım, ondan sonra gerisi gelir.

Mustafa Özkaya: Peki Avrupa Birliği, Türkiye’yi üye olarak kabul eder mi size?

İsmet Özel: Avrupa’nın ötekisi Türk’tür. Yani Türk’ün Avrupa Birliği’nde yer alması Avrupa’nın kendi içinde bir birlik olmadığını gösterir. Avrupa’nın ötekisi Türk’tür. Dikkat edelim, bu cümleyi tersten okuyamayız: Türk’ün ötekisi Avrupa’dır diyemeyiz. Öyle bir şey yoktur; olmamıştır. Türk’ün ötekisi kâfirdir. “Türk müsün, gâvur musun?” diye soruyorlar. Anlatabiliyor muyum? Avrupa’nın ötekisi Türk’tür. Bu manada Avrupa kökenli olduğu kadarıyla Amerika’nın da ötekisi Türk’tür. Onun için bugün dünyada ben diyorum ki seçilebilecek iki şık var: “Amerikanlaşmak” ya da “Türkleşmek”. Üçüncü bir şık yok. Dolayısıyla bizim Türk olarak kendimizin nerede olduğunu kavramamız gerekiyor. Amerikanlaşmayı mı seçeceğiz, Türkleşmeyi mi seçeceğiz? Bu Amerikalı için bir tercih değil ama Avrupalı için evet. Avrupa Türkiye’yi birliğin içine koyduğu zaman kendinden nasıl vazgeçmez? Tek şartla: Türk’ün Müslüman olmadığını temin şartıyla. Yani işte belki de ABD de bu işi kolaylaştıracak.

Mustafa Özkaya: Avrupa Birliği macerasını mı kastediyorsunuz?


İsmet Özel: İkisi bir süreç zaten. Ama eğer gayri Müslim bir Türk temin edebilirlerse bu tabi Avrupa Birliği’ni zedelemez. Yani Avrupa’nın Türk’ü kabul etmesi Müslümanlığını terk etmesi suretiyle olabilir ancak.

Mustafa Özkaya: Böyle bir ihtimal görüyor musunuz?


İsmet Özel: Böyle bir ihtimal mantıken yok. Yani Müslümanlığını terk ettiği zaman o insanın Türk olmasına imkân yok.

Mustafa Özkaya: Yani Hıristiyanlaşma tehlikesi yok mu Türkiye’de?


İsmet Özel: Türkiye’de Hıristiyanlaşma tehlikesi demiyelim ona. Tehlikeli bir “reconquista” ihtimali var. O tehlike hızlı bir şekilde geliyor; ama Türkiye’de Hıristiyanlaşma tamamlandığı zaman Türkleşme de ortadan kalkmış olacak. Yani biz bir Hıristiyan’a Türk demeyeceğiz. O da kendisine öyle demeyecek, hiç merak etmeyin. Onlar da kendilerine etnik geçmişleri dolayısıyla bir kimlik bulacaklar.

Mustafa Özkaya: Yani Türkiye’nin parçalanması ve Hıristiyanlaştırılması diye bir ihtimal siz görüyor musunuz gerçekten? İhtimalleri konuştuğumuzdan bu da bir ihtimal mi?

İsmet Özel: 1918 yılında Avrupa güçleri, İslam’ın siyasi organizasyon ve askeri güç olarak ortadan kalktığına inanıyordu ve bu manada bu toprakların geleceği de Türk olmayan bir kimlikle tanımlanıp düzenlenecek sayılıyordu. Ama biz İstiklal Harbi verdik. İstiklal Harbi vermek suretiyle İslam’ın dünyadan siyasi güç ve askeri organizasyon olarak silinmediğini, tarihten Türk’ün tardedilmediğini gösterdik. Onun için Mustafa Kemal’in unvanı “gazi”dir. Başka bir sebebi yok bunun. Gaza yapmayan bir adama gazi denmez değil mi? Bugün bu vasfımız, bizim Müslüman vasfımız bünyemizden alındığı takdirde ne topraklarımız kalır, ne de devletimiz. Bunu birileri anlar veya anlamaz. “Bana ne” diyebilir. Çünkü görüyoruz işte insanlar, çoluklarına çocuklarına bırakacak servetler edinme peşindeler. Bunun anlamı: “Bana ne Türkiye’den” demektir. Yani dini satarak servet ediniyorsa insanlar bundan kaybedecek olan o toplumsal birlik olacaktır. O birlik dağıldıktan sonra Türkiye’nin görünürdeki rejimi şöyle olmuş, böyle olmuş hiç önemi yoktur.

Mustafa Özkaya: Programımız bitti gibi. Sizin varsa eklemek istediğiniz bir şey onları almak isterim. Ondan sonra kapatacağım.

İsmet Özel: Siz kapatın, ben daha ne diyeyim.

Mustafa Özkaya: Katıldığınız için çok teşekkür ederim.


www.ismetozel.org

Digg Cinema

Free MP3 Downloads

 

Site Info

Belgeseller, belgesel, video belgesel, video belgeseller, video belgesel arşivi, çerkez ethem belgeseli, 28 şubat belgeseli, Adnan Menderes, 12 eylül ihtilali, Che Guevara, Deniz Gezmiş, Alparslan Türkeş, Sarıkamış Belgeseli, filistin, çeçenistan, Sultan Vahdettin, İbrahim Kaypakkaya, Kan uykusu

İzleyenler

BELGESELİ Copyright © 2009 BT Designed by Pie BT
    DISCLAIMER! We do not host or upload any of the files that are available on this Weblog. We merely search on INTERNET and index popular files openly available to anyone.